23 Ekim 2012 Salı

iki bayram arası

köy meydanında, kasaba mı kahveye mi ait olduğu belli olmayan (daha doğrusu "herkesin masası", köy meydanı işte, kimin ihtiyacı varsa onun masası) serbest salınım halindeki masalardan birine çöküp incir ve çınar ağaçlarının gölgesinde çay üstüne çay, kitap üstüne kitap ve serinlik. hani siz gelip geçenler böyle hemşerilerin şehirli akrabalarının etrafta sandaletleriyle şortlarıyla dolanmasına alışmış olsanız bile yine de her seferinde hepsini bi süzüyosunuz ya sanki "farklı olanı bulun" bulmacalarında cevabı işaretler gibi, yine de o anda tüm o eğretiliğe rağmen en az o incir ağacı kadar aittim ben oraya. kitap da öyle bi kitap ki, "ben de yazabilir miyim acaba sahiden" diye haddimi aşmadan edemediğimi de hatırlıyorum ilk kez ciddi ciddi. bi de hatırladığım, türk kahvesi içmek isteyince, kahvecinin "kahve var mı?" sorusuna, "e burası kahvee.." cevabı. kaç gündür aynı saatlerde gelip saatlerce bir avuç şalvarlı amcanın arasında o tipimle oturuyor olmamın aklında yer etmemesini de geçtim, "kahve nerde" ya da "burası kahve mi" sorularına diil, kahve var mı sorusuna cevaben. kitliyor insanı.


o diil de, babaannem ne güzel yazmış telefon defterine. gamzenin evi. gamzenin evi. gamzenin evim!

1 yorum:

Ethemcan dedi ki...

yirim!
o telefonu blur yap ama sapigin bol olur sonra :)