28 Ekim 2012 Pazar

antoloji

"Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar."

paul auster-winter journal'ı okumak için bir sebep.
15 ağustos 2012

---

dünya büyük, biz küçüğüz.

türlü türlü seyahat. evde yalnız sessiz gece. çamaşırları yıkadım, daha asılacak. çantaları boşalttım, toparlayıp bi seferde ev içinde bi turla yerlerine dağıtacağım ufak tefek ıvır zıvırlar kaldı ortalıkta bi tek. kapının önündeki çiçekleri suladım, birazdan balkondakileri de sulicam. döndüğümü duyumsadım. ben evde kendi kendime dolandıkça şu tren yerine uçakla seyahat etmekten geride kalan ruhum da bedenimi yavaş yavaş buldu sanki. ardından eski kartpostallar mektuplar geçti elime. ne kadar çokuz, güzeliz. özüme dönmeye ilişkin bi his. hep düşündüm ama gerçek manasıyla şimdi anladım sanki.. bütün olmak parça olmaktır, gerçek yolculuk geri dönüştür.

bir de şunu düşündüm bu gece.. yolculuğun ilk günlerinde, döndüğümdeki taşınma hadisesi aklımdan geçince heycanlanırken, sonlara doğru tam da anlamlandıramadığım bi karın ağrısı veriyodu, böyle büyük bi adımın karşısında ayaklarının geri geri gitmesi gibi, göz kararmasının (düşme isteği) ters simetriği gibi işte. şimdi bu gece tekrar çok güzel bi sağlama olmuş oldu. bu gece, sahiden, özüme dönmeye dair bi gece.
27 temmuz 2012

---

ispanya seferinin şimdiye kadarki kısmından kısa kısa..

*geleli aylar yıllar olmuş gibi, böyle bir disconnect hali yola düşmenin en sevdiğim yanı. burdan durup oraya bakınca, ne kadar farklı ne kadar ufak ne kadar uzak her şey.

*çadırlı festival ortamını özlemişim. sefaleti de güzel. temel ihtiyaçların günü yönetmesi bile güzel. yaşadığını hissediyo insan. yeri geliyo çiş yapabilmek bile büyüüük bi hadise oluyo. şu hayatta hiçbi şeye "take for granted" yapmamak, her şeye minnettar olmak lazım. bi de mümkün mertebe böyle şeylere takılmamak, hayatı zorlaştırmamak, aza kanaat etmek filan, mızmızlık dandik bişi. çişimi tutarken bunları düşünüyodum en son.

*insan çok kolay adapte oluyo bişiylere, "normal"in olan standart 3 günde değişebiliyo, ne güzel. gerçi çadır mat her şey yerli yerindeydi, yağmura rağmen çamur görmedik, bayıcı sıcak olmadığı için öğlene kadar uyuyabildik filan. bi de organizasyon epey iyiydi, duşlar tuvaletler şehre servisler vs. yine de iyi hırpalandık hala kendime gelemedim. hasta olmiyim lütfen ya.

*bilbao'nun iklimi çok güzel. tam dağ havası ferahlığı. baymayan güneş, akşamdan kalmalığa ilaç gibi gelen oksijen, yemyeşil ufuk. festival alanı tüm şehri gören bi tepede süper bi manzarası vardı, bi de rengarenk çadır kent.

*şimdiye kadarki en güzel an sabaha karşı gün ağarmamışken hava gelsin diye çadırın fermuarını açık bıraktığımdan üşüyerek uyanıp, uyku tulumunun içinde yavaş yavaş ısınmak çadırın tepesine şıp şıp şıp yağan yağmuru dinleyip ıslak toprak kokusunu içime çekmekti. büyülü bi zaman dilimi işte.

*alkolün su gibi aktığı günlerdeyiz.

*bask bölgesi insanları çok sempatik, bilbao on numara, san sebastian pek ferah.

*pincho olayının hastası oldum. tam benlik. minik minik antin kuntin atıştırmalıklar yanında ufaktan gelen çakırkeyiflik.

*güneş altında meydanda sokakta bira içip insanları izlemek de özlediğim bi lezzetmiş.

*bir sevgilim olsa giderim balayına balaaayına ah bi de bekarsam giderdim alayınaa alaayına şarkısının o kadar konsere rağmen hala kafamın içinde çalıyo olmasına ne demeli bilemedim.

*alkol/yorgunluk miktarını ayarlama acemiliğinden bloc partyyi kaçırdım ve ne kadar kendime itiraf etmek istemesem de radioheadi sanırım kıçımla dinledim. yine de everything in its right place ve paranoid androidin tadını çıkardığımı biliyorum, paha biçilemez.

*salaş mekanlar, sokakta içmek, turist olmayan sokaklarda gezmek en sevdiğim.
16 temmuz 2012

---

"foreigner" ve "alien". ikisi de türkçe'ye "yabancı" olarak çevriliyo. "bizden olmayan"ı da kast etsek "yabancı", "başkasından olan"ı da kast etsek "yabancı". yeri-yönü-yolu olmayanı ayrı tutmayan bi paradigma. ama tam da ayrı tutmadığı için gözden kaçıran. ingilizcedeyse "foreigner" başka ülke vatandaşı, "alien" benim ülkemin vatandaşı olmayan, anlamına geliyor. yani foreigner vatansızları kapsamıyor, sadece yeri-yönü-yolu olan ama farklı olanları, diğer takımın elemanlarını. alien ise yeri-yönü-yolu olsa da olmasa da "bizden olmayan"lara verilen isim. daha içe dönük, daha "ben"cileyin bir paradigma. "benden diilsin ya, yerin-yönün-yolun farklı olsa da hiç yerin-yönün-yolun olmasa da, fark etmez artık benim için."
31 mayıs 2012

---

"Biz burada kısa bi süre de olsa, topluca yalanı, güzel hedeflere odaklanmayı bırakıp kötüyü kabullenmeyi deniyoruz. Tüm kaldırımların yayanın bileğini kırmak için özel tasarlandığını, aşk dahil hiçbir tadın eskisi gibi olmayacağını, vapura atlayan şabalak kuşun anca 4 sene sonra karşıya dönebileceğini, emeklilik günleriniz için çalışın, akademik yapın, yatırım yapın diyen ebeveynlerin gençliğinde gezerken çektirdikleri şahane fotoğrafları, o sevgilinin hiç geri dönmeyeceğini, dönse de aynı olmayacağını, ailenle o kavgayı kimsenin unutmayacağını ama herkesin hiç yaşanmamış gibi de davranacağını, eskiden şehirde gezinirken iki adımda bir rastladığın arkadaşlarının artık güneş batana kadar binalarda tıkılı kaldıklarını, medyatik şovlar dışında hep zenginin zengine, fakirin fakire destek verdiğini, insanların kalbini kırmanın eskiye göre çok daha kolay olduğunu, zayıflıklar arttıkça kusurları bağırarak savunma modasının da arttığını, yokolan parkları, kirlenen denizleri, açıklığı şaşırtan trafiği, yıkılan büfeleri, kültür merkezlerini, kapanan tiyatroları, evet tamam 90'ların 20 sene önce olduğunu, ama 20 sene öncenin bile yeryer bugüne net çakabileceğini, başkalarının mutluluklarına ancak seninkilere sevinildiyse sevinilip kutlandığını, hiçbir şekilde gülmeyen insanları, hayatta mutlu olanların memnun, memnun olanların mutlu olmaya vaktinin olmadığını..görüyoruz, farkediyoruz, bişey yapıyoruz işte, yüklemi de siz koyun. Sadece 'güzel' belki bu yılların hedefi diildir, kötü şeyler daha güzeldir belki artık. Dünyayı bir pesimist kurtaracak demiyorum ama bir bakın olmadı. Sınavlara, derslere, kariyere, ayrılığa, hastalığa, bozulan arkadaşlığa ve gün geçtikçe hayırsızlaşan haberlere hep üzülmeyin, kiminin üzerine için şarkılar söyleyin, kutlayın gitsin."

25 mayıs 2012

---

"you're the funny little frog in my throat" demek yutkunamadığın boğaz düğümünü anlatmanın en aydınlık yolu heralde.

23 mayıs 2012

---

gidenler-kalanlar, hep kalanlar. bir de hiçbir yere gitmeyenler var.

"herkes herkesle dostmuş gibi"yi aldım akşam. ankara var dostlar var. kalakalmışsan kafayı toparlayana kadar gidilecek yer de dost olduğuna göre.
21 mayıs 2012

---

yonca öbeğinin tepesine dikildim. güneş de benim tepemde dikildi. çömeldim, bulamayacağımı bile bile dört yapraklı yonca aradım. ama gözümün ucuyla, yarısına bakmadan geçerek. batıl inançlarım, uğurlu sayım, şans totemlerim filan yok benim. burçlara da inanmam. uçak kalkarken 3 kulfu (böyle mi yazılıyo?) 1 elham okuyorum bi tek, o da nerden geçtiyse. neyse yoncayı ararken düşündüm. dev uzaylılar geliyomuş, "6 ayak parmağı olan insanlar şans getirir" diye bi şeye inanıyomuş. tepemize dikilip bizim yoncaları kurcalayıp 4 yapraklı yonca aradığımız gibi 6 parmaklı insan arıyomuş. çok komik olmaz mıydı? bence olurdu.

15 mayıs 2012

---
dün eymir'e giderken şehirde, kaldırımdan yola inmeye çalışan kocaman bi kaplumbağa buldum. dedim nasıl olsa eymir'e gidiyorum, götüriyim ormana bırakiyim şunu da. uslu uslu oturdu walla yan koltukta o da. girişte kendisi sayesinde prim yaparım arabayı alırlar içeri diye ummuştum ama o kadar muhabbete rağmen arabayı almadılar. arabayı bırakıp yürümeye başladım ben de, yürümek için gitmiştim zaten. sonra bi yerde ağaçların altında gölün kenarında oturdum biraz ot bitki içinde. hava çok güzeldi, oturdum epey. tekrar yola koyuldum. zeybek gibi ne bi şişe su ne bi şapka aldığım için parkuru sonuna kadar bitiremedim. otostopla arabaya gidicekken, bindiğim arabadaki insanlar çok kafa tipler çıkınca, ben de susuzluktan ölüyo olunca onlarla oturduk biraz. işime geldi çok güzeldi çünkü manzara. sonra onlardan ayrılıp yine otostopa başladım artık geç de kaldığım için, boş bulunup bindiğim arabadaki beni bıraktıktan sonra mühye köyüne devam eden ve odtü'yle hiç alakası olmadıkları aşikar olan iki adamın arabasında cengaverliğime bol bol sövüp epey tırstım ama bi sıkıntı çıkmadı neyse ki. sonra p. ve c. ile drunk, sonra c'nin evinde çay-meyve sofrası. pestilim çıkmış halde geldim eve.

niye yazdım bunu? çok "doğal halim"de bir gün olduğunu hissettim her anında, ve dünyayla/hayatla çok barışık olduğumu, ondan unutmamak için heralde.

ankara ritüelleri, sevilen arkadaşlar, yeni insanların hikayeleri, kimse ilişmeden kendi kendine kalmaca, rahatlık ve bunların verdiği aidiyet, güven/özgüven hisleri. güzel böyle.

24 nisan 2012

---

küçükken okulda filan başıma bi şey geldiğinde, bi yerden düştüğümde yaralandığımda mesela, annemi çağırdıklarında annemin hep bulunduğum yerden görünen okul koridorunda koşarak bana yaklaştığını, ya da içinde bulunduğum odanın kapısından telaşla girdiğini hatırlıyorum, zihnimdeki resmi hep o anlara ait. ve o zaman o durumun içinde, içinde bulunduğum sıkıntıyı bi anlığına unutup, hani sanki kulaklarım etraftakiler duymicakmış gibi uğulduyo gibi aklımdan geçenleri hatırlıyorum. yani zaten artık varmışsın, o kısacık koridoru koşsan nolcak 2 sn-3 sn kazanıcaksın (gizliden gizliye bi "düşerken yanımda olmadın ya ne fark eder artık" sitemi de var) o yüzden o hali hep gülünesi gelirdi bana. sonra tam gülmek üzereyken annem yanıma varır sarsarak sarılır ya da yaralanan yerimi incelemeye girişirdi beni sebze gibi elinde evirip çevirip. benim kahkaham da dudağımın ucunda asılı kalırdı. sonra olay nasıl oldu şudur budur. şimdi dönüp bakınca anlıyorum, annem bütün yolu aynı tempoda koşarak gelmişti. bulunduğu yerden telaşla ayrılıp, panikle taksiye binip arka koltukta yerinde duramayıp trafiğe sinirlenip saydırıp taksiden telaşla inip bozuk paraları filan düşürüp koşa koşa olduğum yere geliyodu. zaten bütün yolu o tempoda geliyodu, yürünücek yerlerde koşarak. hem de olayın sebebi yaramazlık gibi kızacağı bi şey olsa "başım dertte" olsa bile.

aynı durum bi yaramazlık yaptıysam veya gurur duyulucak bi occasion varsa ve geç kalmışsa -mezuniyet, ruhsat töreni vs- yine tekrarlanıyodu.

annem işte.
7 nisan 2012

---

delilik çoğu zaman temelde tedavi edilmesi gereken bi şey diil. sıradışı olaylara normal insanların verdiği sağlıklı bi tepki delirmek. "delirttiniz ulan beni" de derler. ya da "şimdi bu adam delirmesin de n'apsın?". kimi o şekilde baş eder kimi bu şekilde işte. kimi kendini alkole verir kimi..
7 nisan 2012

---

delilik çoğu zaman temelde tedavi edilmesi gereken bi şey diil. sıradışı olaylara normal insanların verdiği sağlıklı bi tepki delirmek. "delirttiniz ulan beni" de derler. ya da "şimdi bu adam delirmesin de n'apsın?". kimi o şekilde baş eder kimi bu şekilde işte. kimi kendini alkole verir kimi..
5 nisan 2012

----

sokağın köşesinde bi adam var, dere pastanesinin karşısında. kaç yıldır var. apartmanın duvarına serdiği erkek çoraplarıyla terlikleri satıyo. ama hiç işlek bi yer diil. hiç hem de. bildiğin ara sokak, etrafta normal evler apartmanlar filan. kaç kişi geçer ki ordan günde. bi hikaye uydurdum ben de. sivil polismiş meğer bu adam, etraftaki bi apartmanda oturan ve çok sık ölüm tehditleri alan bi emekli paşa veya emekli bakan gibi bi adama göz kulak oluyomuş, midye diil de çorap satıyomuş işte. olamaz mı? gerçi satmaya çalışırken de pek bi hevesli, geçen arabalara bile laf atıyo. ya da belki o köşeye bi çeşit bağlılığı var, eskiden karısıyla o apartmanda oturuyolarmış karısı ölmüş mesela. sanırım satın almıyorum diye yaşadığım vicdan azabını rahatlatmak için uyduruyorum bunları. almamam da kendi sosyal gerginliklerimden aslında o kadar, bahşiş verememekle aynı şey işte. neyse aklıma yatmıyo işte, kim alır ki diyorum her seferinde, alan kimseyi de görmedim zaten. bi gün gidip sorucam. niye bu köşe, mutlaka bi sebebi olmalı. bugün yanından geçerken satmaya çalışacağından emindim, denerse alıcam bu sefer dedim. denemedi. yarın bi çorap alıcam o adamdan.
20 mart 2012

---

perde perde karardı hava. "hah tam şu an biraz daha karardı". okumak gittikçe zorlaştı, kitabı bitirir bitirmez baştan başladım. perde perde uyku bastırdı. alacakaranlıkta uyumuşum, uyandığımda karanlıktı. bir gece öncenin son izleri de böyle silindi gitti.
18 mart 2012

---

tuzluğu kırdım. tabi ki. annem kırılan tuzluk yerine berlin'de otelden tekila içmek için yürüttüğüm, sonra da hatıra olsun diye getirdiğim ama evde nerde olduğunu bilmediğim tuzluğu koymuş bilmeden. görünce şıp diye tanıdım. eğrisinin doğrusuna denk gelmesi.

film izlerken def edemiyceğin bi uyku bastırdığında rüyayla film birbirine karışır ya, o uyur uyanıklık hali debelendikçe uzar. sonradan silkinip filmin kaçırdığın kısımlarının düşündüğünden çok daha fazla olduğunu fark edersin. onun gibi bi hal işte.
14 mart 20120

---

- hani insanın canı sıkılır ya, boşluktan filan. benim hiç canım sıkılmıyo biliyo musun? hiç canımın sıkıldığı bi zamanı hatırlamıyorum.

12 mart 2012

---

bir şey anlatmak;

ağzından çıkanla aklındakinin bir olması;

ağzından çıkanla, dinleyenin kulağının duyduğunun, anladığı/"anlıyorum" dediği şeyin bir olması;

öyleyse bile anlattığın şeyle dinleyenin anladığı şeyin bir olduğunu, dinleyenin sana anlatabilmesi;

senin anlattığın şeyle dinleyenin anladığı şeyin bir olduğunu, dinleyenin sana anlattığında bunu anlayabilmen...

o kadar zor ki.

yine de; anlatmaya da dinlemeye de hevesim var.

12 mart 2012

---

sesimin güzel olmasını çok isterdim aslında böyle özgürce şarkı söylemek filan çok eğlenceli bi şey. bi de seviyorum da yani. ama ben sadece yalnızken veya sarhoşken şarkı söyleyebiliyorum. bir allahın kulu da çıkıp "sen bana zamanında şu şarkıyı söylemiştin" diyemez. en azından kötü sesime maruz bırakmıyorum insanları. annem öyle diil. hem benimkinden de berbat bi sesi var, sıfır ritm duygusu sıfır zarafet, yine de gitti koroya katıldı. sonra solo yapmak zorunda bırakmışlar (gitsin diyedir o da) onu beceremem diyip ayrıldı. beni de ortaokulda koroya sokmuştu. müzik kısmı fena diildi aslında, konsere çıkmak filan. ama onun dışında saçma sapan bi sosyal aktiviteydi, sonraki yıl tiyatroya girmiştim çok daha eğlenceliydi. ilkokulda polyannanın kötü teyzesi polly teyze olmuştum hehe. neyse bi de ilkokulda masatenisiyle paralel halk oyunları maceram olmuştu. halk oyunları yine annem istediği için. hiç sevemedim o kıyafetleri müzikleri, kafkası seviyodum bi tek. sonra da böyle saçma sapan şeyleri alıp cvne yazmanı filan bekliyolar mesela bakın ne kadar sosyalim filan diye. ilkokul düzeyindekileri diil tabi eheh ama ne bilm yok üniversitede münazara yaptım yok yurtdışına bilmem neye gittim. lan halbuki benim "amsterdam'da burslu master" diye yazdığım şey hayatımın en aylak, en sorumsuz, en "illegal" senesiydi bırak hukuk masterını. annemlerin ilkokul aktivitelerinde böyle bi kaygı güttüğünü sanmıyorum tabi (annem daha benim yaşımdaymış ben o yaştayken düşünsene benim 7 yaşımda bi çocuğum olduğunu, defne gibi filan. enee.) o kadar "bilinçli" diillermiştir yani de.
12 mart 2012

---

"ölmek istersen, tetiği ben çekerim." söz buydu. böyle bi şey yapmadan önce kadını arayacaktı. aslında kandırmaca olduğunu ikisi de biliyolardı. yani kadın tabi ki tetiği çekmezdi, adam da tabi ki kadını o tetiğin çekilmesini içten içe hala istemediği için arardı. belki söyleyebileceği, hayattan düşmemesini sağlayabileceği, bir umut bağlayabileceği son bir şey olabilir diye. daha önce de böyle olmamış mıydı? "hayattan düşüyorum" dediğinde her şeyi bi yana koyup, kendi yoluna gitmesi için sakinleştirmişti onu. şimdi hala en azından o "son" anda işte, adamın bu sözü hatırlayacağını umuyordu. "proxima estacion: esperanza" anonsunu duyunca metroda, şarkıyı hatırladı ve gülümsedi. hiç sevilmemiş bir şarkı bile nasıl o günleri çağrıştırmıştı yine, eh metroda (trende) olması da tesadüftü işte. 2004'te de duymuştu bunu, madrid metrosunda yine. hangi şarkının başında geçiyodu peki? sanki önemli bir turistik hadise tecrübe etmiş gibi, ne bileyim işte büyük bir kiliseyi ya da güzel bi müzeyi gezmek gibi, sevindi. halbuki hangi hat olduğuna bile bakmamıştı, öylesine denk gelmişti işte. berlin'de birden bire "memeler strasse" durağında durup durağın adını fark ettikleri gibi. alexanderplatz durağındaki dondurmacıdan dondurma almak için trenden atlamış, bi sonraki trene dondurmalarıyla binmişlerdi. güzel bi şehirde olmanın mutluluğunu o zaman da hissetmişti. yapış yapış yaz sıcağında berlin duvarı, checkpoint charlie gezerken bile.
12 mart 2012

---

"-gece sarılıp uyumuşuz.
-seninle başka nasıl uyunur bilmiyorum ki.."

sabahında mide bulantısıyla uyanmak istemiyceğim bi geceydi aslında. "o son birayı içmicektik." her şey ne kadar tanıdık bi yandan da uzak. izlediğim eski bi filmi hatırlar gibiyim, kendi geçmişimi diil de. (onu da böyle mi hatırlicam acaba diye önce belli belirsiz bi sızı ardından bi rahatlama geçti içimden, sonra kayıtsız halime geri döndüm.) yine de burda olmak güzel, güvenli. anlatamasam da bi şeyler anlicaktır, zamanı aşan bi bağ bu artık. anlamların yerle bir olduğu anlarda çocukluğuna sığınmak gibi bi şey işte. bazı şeyler hiç değişmiyor.
11 mart 2012

---

küpe teki kaybetmek konusunda özel bi yeteneğim olduğuna inanıyorum. bi de ankara'nın ufacık olduğuna. bi de yol kenarı çeşmelerinin su kaynağının üstüne yapıldığına. bi de "varyemez amca"nın anlamsız bi kelimeden yapılan bi isim olduğuna. bi de alka seltzerin on kaplan gücünde olduğuna. bi de "dalga geçme"nin faydalarına. sıkıcıyım sıkıcı. "galata house"tan sonrakine benzer bi hırçınlık da var ama üzerimde, yok diil.
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=IFnDvMNHeos

11 mart 2012

---

bu haftasonu national park harz'a gidicez. haftaya da günübirlik hannover, yol 1.5 saat sürüyomuş trenle. hızlı trenle eskişehire gidip gelmek gibi işte babaannemle yapmıştık.

kayak yapmayı bilmiyorum. küçükken 1-2 sefer günlük elmadağ çıkarmalarında denemiştim sanki. ama o haftasonları hep ateş başında sucuk-ekmek yemek, karla oynamak, kızak kaymak, umutla koşuşturmakla geçti daha çok. neyse ama hatırladığım kadarıyla eğlenceli bi şeydi, öğrenmesi de çok zor diildi. esin'in italya'daki kayak hikayeleri geliyo da aklıma, ne kadar kötü olabilir ki? gökçe "iyice doğa sporlarına verdin sen de kendini" diyince "e burda yapıcak başka bi şey olmadığı için öyle oldu" demişti, benimki de o hesap sanırım. olsun iyidir hevesliyim.

burası ufak sessiz bi yer. türkiye'de olsa ilçe yapmaya tenezzül edilmicek küçüklükte. aslında alanı insan popülasyonuna göre çok geniş. istanbul'da bazen insanlar üstüste yaşıyo olmalı gibi geliyo ya hani, burası onun tam zıttı. insanlar serpiştirilivermiş gibi bi tenhalık.

bol bol okuyorum. film izliyorum. aslında fransızca'yı geliştirmeme yardımı olucak bi yer olsun istiyodum, strazburg gibi. ama burası da beklenmedik bi şekilde "tam ihtiyacım olan şey" çıktı. yine de almanca öğrenmemeye kararlıyım o ayrı. yabancı bir yerde olma hissi çok güzel. her şey o kadar yeni ki, hansel ve gratel'in pasta eve daldığı gibi dalasım geliyo sokaklara. ve tabi inanılmaz güvenli olduğu için hiçbir engel yok bunun önünde.

keşfedicek çok şey var hala. böyle olduğu sürece sıkıliycağım kesin. bi yandan da çok yalnızım. ama güzel anlamda. yani her yerin birbirine yakın olması, çok az yabancı olması, tek başına yaşamak bunların hepsi insanı yalnızlaştıran faktörler zaten. o yüzden kendi kendime kalıcak işte böyle yazıcak filan zamanım da çok oluyo. memnunum bu yalnız hallerden de.

vay be kalkıp gelmek bu kadar kolaymış meğer. burdayken her şeyden bi adım geri çekilip izlerken, her şey ne kadar farklı görünüyor. ihtiyacım varmış böyle bi bakış açısı değişikliğine. bi de bi de, hava epey soğuk. yani ne kadar kalın giyinirsem giyiniyim, vücudumun alışık olmadığı bi ortam sıcaklığı olduğundan, sürekli üşüyorum. ne bilm burnum dışarda kalıyo kıpkırmızı oluyo filan. ama ayıltıcı diriltici bi etkisi var üşümenin, rahatsız diilim. bi de hava inanılmaz temiz inanamıyorum. amsterdam gibi. oksijen içtiğini filan hissediyosun resmen. hani karadeniz'de filan yaşıyoruz bunu ama ufak da olsa şehrin ortasında bunu hissetmek inanılmaz bi şey. arabaların olduğu bi ortamda bu kadar temiz hava, kıbrıs'ta casinolarda oksijen bastıklarından sigara dumanının havada asılı kalmaması gibi bi şeyi hatırlatıyo. truman show hissi. havasından suyundan da memnunum kısacası memleketin.

maddi açıdan.. burası epey pahalı bi yer, luzern kadar olmasa da. bol güneşli stüdyo dairemin kirasını da hesaba katınca sağlam tercüme yapmam gerekiyo rahat geçinebilmek için. ama yapılabilir bi şey. yani benim burda kira dahil yaşamak için ayda 1000 euro'ya filan ihtiyacım var. (baştaki vize sigorta vs tek seferlik masrafları istanbul'dan beri kazandıklarımdan yaptım.) 2500 lira desen. haftada 650 liralık filan tercüme yapmam gerekiyo, ki bu da haftada 40 sayfa eder. yani 5 gün yapsam günde 8 sayfa. 1 saatte 2 sayfa çevirdiğime göre, günde 4 saatimi tercüme yaparak geçirmem gerekir. ki bu zaten part time iş demek işte ankara'da da bu düzende yaşıyodum. işte pazartesi sabahına 23 sayfalık tercüme var mesela şimdi elimde.

ha bi de yemekler var tabi. yani işte pahalı bi yer ama marketten alıp evde pişirdiğin şeyler de değişik geldiği için bi sıkıntı olmuyo. işte ayda 500 euroya haftada 1-2 dışarda yemek, haftada 1-2 gece alkol. konser tiyatro vs aktivite biletleri (zaten bunların bedava olanı da çok oluyo). rahat market alışverişi bi de ara sıra ufak tefek giysi ıvır zıvır alışverişi standardında yaşayabiliyorum. marketten saçma sapan peynirleri şarapları denemek çok eğlenceli. abur cuburları da öyle. ev işini de bi sever oldum zaten. gidip böyle gururla bi ton deterjan temizlik malzemesi alınca özellikle. amsterdam'da da aynısı olmuştu, sonra ankara'da terası tutunca da tıpatıp aynısı. beceriksizce de olsa kendi başımın çaresine bakabiliyorum işte, azcık daha sararsam bu moda hamarat bi insan olcam bile denebilir :) vaktim de var bu tip şeylerle uğraşmaya o yüzden keyifli.

derken hayaller bitince seyahat programı da bitti ve tercümeyle başbaşa kaldım.
10 mart 2012

---

peki mesela birlikte yaşanabilicek bi insan mıyım ben sence. ilçeden çıktık, cunda yoluna sapıyoruz. akşam üstü. niyetimiz gün batımına rakıya yetişmek. bay nihat ve muhteşem mezeleri. rüzgar gülünü alacağımız gündü o gün. -tabi canım yaşanır senle, keyifli ama öyle "yuvayı dişi kuş yapar" hadisesi var ya, sende o yok. //onda var mıydı? evet çok güzel yemek yapardı. çok güzel. öğrenirim ben de, nedir?// ama olsun bende var. seni de böyle seviyoruz. hem beraber yaşasak o kadar ev işi yaptırmazdım sana, şimdi tatildesin diye ve çok hevesli olduğun için. normalde böyle olsa bunalırdın, beraber yapardık her şeyi. sen süpürürdün ben arkandan vileda çekerek gelirdim mesela. -hem ben ütü yapmayı da seviyorum. -iyi de, ama mesele bu diil ki. hiçbi zaman da olmadı zaten. daha sonra rakı içerken acı bi konuşmadan sonra gözlerimin içine bakıp "garson hesabı getir sevgilimin gözlerimin içine bakarak sevişmeye ihtiyacı var" da dedi, demedi mi? garsonun duymiycağı bi ses tonunda. başka bi gün gündüz de bir yerden ilçeye dönüyorduk. gündüz olduğuna göre haftasonu. akşam olmadığına göre alkol almamışız. alışverişten heralde. çok ağlamıştım. -tamam yeter artık ilçeye geldik sus. sonra fotoğrafını çektiği anda özetleyeceği bi üzüntü vardı o ağlamada da. dunyanin basina yikilmasi hissi iste, o fotografta o kadar net goruyorum ki bunu gozlerime bakinca. bunun bile bi anlamı vardı. o akşamsa alacakaranlıkta gri havada kavak ağaçlarını gördüğümüz yoldaydık. aslında baya baya geceydi ama ara ara bi köy evinin aydınlattığı karanlık bi yol. bi karanlık bi aydınlık. hafif çakırkeyif. hani o sırada zihninizin tamamen açık olduğunu sanırsınız da -şu anki gibi- aradan zaman geçip dönüp bakınca "ne kafadaymışım ya" dersiniz, öyle bi araba yolculuğuydu. görüntü soğuğu çağrıştırsa da havanın sıcak olduğu günlerdeydik. evde gündüzleri eşofman akşamları etek giyiyodum. o akşam da, yani sonraki, fotoğraf akşamında da etek vardı üstümde. yara izimi öptüğünde. hem de bi hiç uğruna, sayıklamalardaki gibi işte. onun da işi zor.

mayıssıkıntısıymış bizi boğan meğer, sonradan bildim.
9 mart 2012

---

dün gece bir rüya gördüm. bu sabah daha doğrusu. bi evdeydik. bi arkadaşının evinde. sabahmış sanki ya da akşam mı bilmiyorum günün garip bi zamanı. gri loş bi hava var. her şey birden bire olup bitiyo. ve birden uyanıyorum. rüyadan kopuş gerçekliğe dönüş puf! the child is grown the dream is gone tadında. ve uyuşmuş bi şekilde uyanıyorum. keyifli bir uyuşukluk. uyandım ki gri bi loşluk var odada. sabah olmuş ama güneş doğamamış sanki. tüm şehri büyük bi spor salonunun içine hapsolmuş gibi gösteren yek pare gri bi bulut var gökyüzünde. yağmura dönüp rahatlamicak, bütün gün boğazımıza çöreklenip durucak akamicak bi damla işte. sıkıntının özü böyle vücuda gelmiş hali, harry potter vari bi evrende, bu bulut olurdu sanırım. neyse işte öyle bi havaya uyandım. soğuk rüzgarlı ama kuru. tam "işe gitme sabahı". 7:41di, ben saati 8:00'e kurmuştum. yataktan kalkmadım. yirmi dakika ara ara içim geçerek soğuk odada uzandım. yastığımı duvardan tarafa koyduğumda kafam üşüyo. o yüzden bunun gibi soğuk kış gecelerinde yastığımı ayak tarafına koyup ters yatmayı adet edindim. gece perdeleri açık bırakınca, oda daha çok soğuyo ama sabah uyanında karşımda gökyüzünü görüyorum. hem sabahları biraz üşümek keyifli bi şey. sıcak duşta ısınmak sonra :) neyse işte 20 dakikayı 20 dakikada anlatmak olsun bu da. o yirmi dakikayı sevişerek, uyuyarak, okuyarak, üşüyerek, sarılarak, öperek, konuşarak, günaydın diyerek, çıplak, uykulu, akşamdan kalma, uykusuz, rehavet içinde, hasta, mide ağrısıyla, buscopanla gavisconla, hayal kurarak rüya görerek mutlu olarak sevinerek kalbim kırılarak geçirdiğim ve elma yediğim sabahların hatrına; yataktan kalktım.
9 mart 2012

---

bugün sabah mülakata hazırlanırken, modern sabahlar bitmeden uyanmak, sabah duşuyla kendine gelmek, iş kıyafeti giymek, makyaj yapmak, anneyle minimum iletişimde kendi halinde güne hazırlanmak gibi sabah rutinlerini özlemiş olduğumu fark ettim. bi yandan da "mülakat iyi geçerse her sabah bu rutine dönücem" düşüncesi yılgınlık verdi. sonra cafemizdeki o corporate avukat çocuğun kulak misafiri olduğum sinir bozucu yapaylıktaki kibar telefon konuşmaları iyice tiksindirdi. gerçi birleşmiş milletler farklı olur heralde.

öyle ya da böyle çıkmıştım işte o sistemden, şimdi tekrar girmek şart mı? kendimi idame ettirebilicek mütevazi bi düzen de oturtmuş doktorayı yoluna koymuşken. aylak olmamak overrated. ya da şöyle diyim, aylak olmamanın tek yolu bu diil aslında, hayat üçgenimi yaratmıştım aslında ne güzel. karışık hisler içindeyim. neyse ki iki yol da güzel, hangisi olursa aklım diğerinde kalmicak.
9 mart 2012

---

yazarken tıkandığında sardığı bi takıntıydı bu. kaldığı kelimeyi tekrar tekrar yazıp siler, ya da imleçle bulunduğu noktanın etrafında dörtgenler çizip dururdu. yazacağı şeyi düşünmeye odaklanabilmek, dağılmamak için yaptığı bi şeydi bu ama bazen ucundan yakaladığı bi hayale, bi güneş ışığına veya gökyüzündeki -uçak geçmesi gibi sıradışı türlü hadiselere dalar veya onun yüzünde kendi mimiğini gördüğü kısacık mutluluk anlarından biri çakardı zihninde, ne kadar uzaklara gittiğini fark ettiği an "buraya nasıl geldim" diye düşünce merdiveninin sonuna kadar gidemeden başka bi çağrışıma kanar başka yöne savrulurdu. işte yine öyle güneşli sessiz dışarının soğuğunu gören ama hissetmeyen bi ev bulutuna gömüldüğü öğleden sonralardan birinde keşfetti üç nokta ve iki noktayı.

bir düşünceyi sonuna kadar götüremediğin, bir öykünün sonuna nokta koyamadığında, o yazamaz halde beklemekten kırıldığında, yapabileceğin üç nokta ya da iki nokta koymak olacaktır. noktanın sayısını, başladığın düşünceyi sonuna kadar götürüp götüremeyecek olmana dair iyimserliğin/kötümserliğin belirler. iki nokta, "to be continued" demek gibi bir şeydir, iki noktayı koyduğun anda bir gün nokta da koyabileceğine dair umut yönündür. üç nokta da "bu da böyle kaldı" minvalinde bir kapanış. biri umut biri umutsuzluk değil, ikisi de tevekkül. bir "yere" varamadım ama "yoldayım" demektir ikisi de.

satırın sonuna bir üç nokta koyup bilgisayarın başından kalktı. sigarası bitmişti ve evde bulduğu karanfilli sigaralarla ince sigaralar (ya da onları açık hava sevdasına balkonda içerken yediği soğuk) başını ağrıtmıştı. sigara almaya çıkmak da, kötü bir şey yapıp yakalandığında o ilk yüzleşme anında çalan telefonun işlevini gören bi şeydi sonuçta.. konu değişmişti işte. mentollü sigara içmeye de o gün başladı.

"o günlerde iklimin de etkisiyle düşünmeyi, daha doğrusu bir düşünceyi sonuna kadar götürmeyi ve çıkarımlar yapmayı bırakmıştım; yoksa durumuma katlanamazdım. hapishane, savaş gibi deneyimlerden geçenlerin iyi bildiği bir savunmadır bu, gerçeği bütünüyle kavramaktan, gelecekten isteklerde bulunmaktan vazgeçmek, yalnızca bir sonraki saati hedefleyerek yaşamak. tropikal iklim de, bu tür bir gerçeklikten geriye çekilme, kendini rölantiye alma işlemi için çok uygunda; eşi bulunmaz bir umursamazlık ve aldırışsızlık kazandırmıştı bana; hamağında siesta yapan Meksikalı bir çoban rehaveti içindeydim. geç kaldığım, gündelik tartışma seansı yerine kendi ameliyatım bile olsaydı, telaşa kapılacak halim yoktu."
-kabuk adam'dan.
5 mart 2012

---

"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.



"sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı; nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın, başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?"
-kızıla boyalı saçlar'dan.

kitabı okuduktan yıllar sonra bi gece cem'in evinde çiş yaparken burun buruna geldiğimi ve çarptığını hatırlıyorum bu yazının. ve mustafa hakkında her şeyi izlediğimizde "düğününde 'bir derdim var' çalan çiftin evliliğinden ne bekliyoduk zaten?" dememizdekine benzer bi şekilde, allah belanızı versin ne biçim ev lan burası diye iyi bi sövdüğümü.

kavafis'e bir mourselas'a iki. ikisinin de gözlerinden öperim.
3 mart 2012

---

büyük amcamla babam yaramazlık yapıp dedemden dayak yediğinde, onların yediği dayağa üzülen babaannemin yaramazlık yapmamış olan küçük amcamı dövmesindeki çıkış noktası da adalet mesela. dedemin küçük amcamı genel olarak kayırması, babamla büyük amcamın bu yüzden küçük amcama yüklenmesi. adaletsiz bir bütünle ödeşmeye çalışan adil parçalar ve adaletsiz parçalarla ödeşmeye çalışan adil bir bütün..
26 şubat 2012

---

"sanki bu dünyada ne olduysa siz yokken oldu bayım!"

-aramızdaki en kısa mesafe'den.
21 şubat 2012

---

we are such stuff as dreams are made on; and our little life is rounded with a sleep.. rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız.
15 şubat 2012

---

silifke'de yaşadığımız yıllara dair apartmanın kapısının ve -üzülmesin diye babama söylemedim "ne hatırlıyosun" diye sorduğunda ama- bir sefer yaramazlık yaptım diye babamın sanırım apartmanın içinde bana bağırdığı anın fotografik görüntülerden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. biz orda yaşarken bir kere kar yağmış mesela, ilk gördüğüm karmış, çok sevinmişim. kar yağdı dediysem işte 1 arabadan 1 kartopu çıkacak miktarda ve ertesi güne erimiş tabi. ufak bir kardanadam yapmışız, yaptıktan sonra eriyecek diye çok üzülmüşüm. annemler de bir tabağa oturtup buzluğa koymuşlar. birkaç gün durmuş, erimesin diye buzluğun kapağını çok kısa süre açık tutmaya özen göstererek günde birkaç defa gidip bakıyomuşum. bunun gibi bir sürü şey anlattılar hatırlar mıyım diye, hiçbirini hatırlamadım.

subayevleri'ndeki eviyse çok detaylı hatırlıyorum. öfkecan amcalı masal kasetini canlandırışımızı. ufak balkonda yaptığımız haftasonu kahvaltılarını ve rüzgarda sallanan kavak ağaçlarını. giysi dolabı niyetine, kitaplığın raflarına geçirilmiş bir sopaya asılmış giysiler ve üstüne örtülmüş çarşaf düzeneğini kullandığımı. babaannemin bizde kaldığı gecelerden birinde gördüğüm kabusu. evin yanındaki boş arsada bisiklete binmeyi öğrendiğimi. ben annemlerle yatmak istediğim, onlar kitap ebeveynliği yapıp kendi yatağımda yatmam için inatlaştığımızdan yaşanan gece terörlerini. su çiçeği olduğum günleri annemin önüme yığdığı kırtasiye malzemeleriyle faaliyet yaparak geçirdiğimi. ilk kez yalnız banyo yaptığım gün çok korktuğumu. hepsini hatırlıyorum. bahçede bir ağaç varmış yalnız, "bizim ağacımız"mış, büyümesini mevsim geçişlerini izliyomuşuz sürekli annemle balkona çıkıp. alıç gibi. bunu hatırlamıyorum, annem hatırlamama çok şaşırdı. anlattığına göre hayatımızda epey yer kaplayan bir şey olmasına rağmen neden unuttum ki?

bir noktada insan neyi sahiden hatırladığını neyi unuttuğunu da bilemiyor. yıllar boyunca defalarca baktığım fotoğraflardan veya yıllar boyunca defalarca anlatılanlardan aklıma kazınanları hatırladığımı sanıyorum. bazı şeylerin hayal ürünü olduğunu aradan çok zaman geçip de hatırladığımda fark ediyorum. bazı şeyleri sadece fotoğraf gibi hatırlıyorum bazı olayların da detayını diil sadece o anki ruh halimi.

çocukluk anılarıyla ilgili bu olduğunda çok da garipsemiyor insan, unuttuklarını/hatırladıklarını, neden/nasıl unuttuğuna/hatırladığına çok takılmıyor.. "çocuk aklı işte".. ama büyüdükçe.. unutulanlarda, hafızanın yeniden şekillendirdiklerinde, daha yaşarken bile nasıl işlediğini bilmediğin bir algoritma sonucu -o yüzden de aslında "rastgele"- yaşadıklarının bir kısmını unutacağını bilmekte daha doğrusu neyi nasıl hatırlayacağını kestirememekte, bulunduğun yerin; geçmişini, kendi hayatını algılayışını şekillendirdiğini görmekte, "bu anı olduğu gibi hatırlayayım" çabalarının faydasızlığında ve istesen de dönememekte/hatırlayamamakta ise iç ferahlatan, sabır aşılayan, merak uyandıran, ters simetriği olarak da göz korkutan, iç burkan, yeri ayağının altından çeken bir yan var.

ne diyordu 1984'te? "who controls the past, controls the future: who controls the present controls the past."
http://www.youtube.com/watch?v=ewXzT0Y0MrY&feature=player_embedded

10 şubat 2012

---

"partiden alkolden, işten dersten, dertten tasadan, kavgadan gürültüden, güneşin doğuşunu izlemeden ama her yer çelik soğukluğunda bir beyaza bürünmüşken yatıyorum, vücudum çoktan uyumuş ama zihnim yarım yamalak çalışıyor. önümde pis bir uyku var, zamansızlığı bile huzursuz ediyor. yatıyorum yatakta ama üşümekten uyuyamıyorum, soğukluk dışarıdan değil de içimden geliyormuş gibi, hiç ısınamicakmışım gibi. uyuyana kadar geçen o kısa sürede iyice afallamış algılarımla tavanla duvarın birleştiği çizginin hareket ettiğini görüyorum, gerçek olamayacağını biliyorum tabi içten içe ama bunu aklıma getirmeye mecalim yok. hani böyle içi su ve kar taneleri dolu süs eşyaları olur ya, sallarsınız kar taneleri havalanır sonra da yavaşça çöker. işte zihnimdeki yorgunluk öyle çöküyor vücuduma, yorgan rehavet veriyor ve uykuya dalmaktan çok bayılmak gibi gözlerim kapanıyor. bugün de böyle geçti, nasıl olacak bilmiyorum ama belki yarın daha güzel olur diye düşünüyorum günü sonlandırabilmek için. umuttan çok yenilgi hissediyorum. yapmam gereken şeyler var içimde de büyük bi huzursuzluk ama bunları çözebileceğim zaman şimdi diil, vücudum uyuştu çünkü. bu uyku güzel rüyalar getirmicek. işte bu sabahın şarkısı bu. şimdi uyuyim."

amsterdam
19.08.2007, 06:03
http://www.youtube.com/watch?v=A0WOoIr052Q&feature=player_embedded

10 şubat 2012

---

gündelik hayat teorisi:

"gün içinde her çay içtiğimde kupada da içsem bardakta da içsem fincanda da, kabın boyutundan bağımsız olarak içinde aynı oranda (%40-60 arası) çay içemeden soğuyup kalıyor. özellikle bi yandan bi şeyler yapıyosam. demek ki ben çayı, sahiden canımın istediği kahvaltı gibi durumlar haricinde, yaptığım şeyi (çalışma masasını/film ya da kitap keyfini) tamamladığı için alıyorum yanıma. bi bardak sıcak çay hazır bulunsun elimin altında diye. muhtemelen annemden babamdan aldığım bir mütemmim cüz hissi. bi de ordan burdan topladığım sevdiğim kupaları kullanma hevesinden. ama kabın boyutundan bağımsız aynı oranı nasıl tutturuyorum her seferinde, onu çözemedim. gün içinde döktüğüm çayın haddi hesabı yok."

bak işte üf soğumuş bu yine. yenisini aliyim.. amaan üşendim mutfağa gitmeye, nasıl olsa yine içmicem.. yaz olsa biriktirir buzlu çay yapardım bugün döktüklerimi. hmm çişim gelmiş. e çay da aliyim bari kalkmışken. sıcak sıcak..

diye diye çay kupasıyla didişirken.

7 şubat 2012

---

Çok derin değil.
-Bir meseleyi tüm derinliği ile kavrayan insanlar,
ona çok ender olarak daima sadık kalırlar.
Onlar derinliği aydınlığa çıkardılar:
Aydınlıkta görülebilecek daha kötü şeyler vardır.
31 ocak 2012

---

ne güzel uyuşuyorum. üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. bi şey oluverecekmiş de onu bekliyomuşum gibi, ama zaten hiç olmaz ya hani, bu bekleme hali hiç bitmicek gibi. "gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile."

ya da böyle çok temel bi şeyleri unutmuşum da "nasıl yapıyoduk" diye etrafıma bakınıyomuşum gibi. dans ederken yabancılaşınca olur ya hani, "bu kolları nereye koyuyoduk" dersin. öyle bi garipseme hali. bazen bulanıyo işte böyle.

kendine yabancılaşmanın tekinsizliği zor ama güzel.
dünya kolay okunur, günler tüketilir.

29 ocak 2012

---

kendi evim olsun artık.

ankara da aileyle yaşamak da anlamını buldu miyadını doldurdu artık. bu şehirden de bu evden de gitmeye hazırım ve dört gözle bekliyorum. olumsuz bi yan anlamı yok bunun, "mature out" durumu sadece. az kaldı, iyi olucak.
28 ocak 2012

---

çok kar ve çok yağmur yağdığında duyduğum heyecanı anlatmasına anlatırım da heyecandan anlatamıyorum!! aklım başımdan gidiyo. çocukken "bak bak bak şuna bak" diye annemin kolundan çekiştirip yalvar yakar gösterdiğim şeyler olurdu ya, onun gibi. ya şuna bak etrafa bak olcak şey diil inanılmaz! ya çok sıradışı bi şey ne bilm hani böyle herkesin tüm işini gücünü her şeyi bırakıp bu durumla ilgilenmesi gerekiyomuş gibi ne bilm bu konuda bi şey yapmamız gerekiyomuş gibi. herkes kar oynasın anlamında diil, sadece oyun yönünden diil, yani lan havadan bi şeyler yağıp her yeri bembeyaz yapıyo sokaklar arabalar her yer işte çok acaip diil mi insan buna nasıl kayıtsız kalır şu karşı apartmandaki insanlar nasıl hala televizyon seyreder mesela ne bilm ben kar yağdığında çok şaşırıyorum şuna bak olcak iş diil, güneş tutulması gibi savaş bitiricek türden bi şey işte.

24 ocak 2012

---

çok derin çok ağır bi uykuya gömülüyorum. sabaha kadar uyanmicak kadar derinlere. uyuyorum uyuyorum uyuyorum. sonra yavaş yavaş denizin dibinden yüzeye çıkar gibi uyandığımı hissediyorum. yavaş yavaş vücudumu hissetmeye başlıyorum. hani sahilde oyun olsun diye kuma gömersin ya bazen vücudunu, sonra ayağa kalkarken üstündeki ağırlık hafifler kumlar vücudundan akar, onun gibi açılıyo zihnim. yüz yıl uyumuşum sanki, yatmaktan sırtım ağrımış üzerine yattığım kulağım acımış, öyle bi uyku yorgunluğu var üzerimde. tepeme bi şey çökmüş gibi bi ağırlık göğsümde -hep dipten yüzeye yolculuğun uzunluğundanmış gibi geliyo. sanki epey zamandır nefesimi tutuyorum -ya da nefes alamıyomuşum bilmiyorum- gibi ciğerlerimi patlatıcak gibi odadaki tüm havayı içime çekiyorum. ben sabah oldu uyku bitti hatta uyuyakaldım leş gibi sanırken, odanın karanlık olması kafamı karıştırıyo, "uykunun ortasında sabaha karşı uyandım demek ki" diyorum. elimi saate atıyorum, -her gece yatarken alarm kurduğum için biliyorum- yattığımdan beri 5 bilemedin 6 dakika olmuş. olcak şey diil. hiç diil. hadi 2 saat olmuş olsa mesela neyse ama 6 dakika mı? 6 dakika mı??

eskiden de ara sıra olurdu ama son zamanlarda sıklaştı iyice, tuhaf.

21 ocak 2012

---

“Zaman zaman soruyorum kendime; nerde Cemal Süreya? Ne oldu Tavukçu’daki öğle rakılarına? Coşkularım tarazlandı benimse, umudumda güve yenikleri; pas kokuyor aşklarım ve artık parlak bir tefle dolaşıyorum Ankara sokaklarını… en kötüsü de, yaşlandı zamanımın güzel kızları… Ankara, benim aziz kentim, sen kendini biraz fazla koyverdin…"

-metin altıok

20 ocak 2012

---

nemrutluk etmediğim günlerde annemle sabah hallerimizi seviyorum. o duş alırken benim hazırladığım ya da ben uyanmaya çalışırken onun hazırladığı kahvaltı sofralarını, o giyinirken çalışmaya başlayıp yalnız kalmayı. günün aydınlık saatlerini evde yalnız çalışıp müzik dinleyerek sükunet içinde geçirmeyi de. özlemişim sessizliği, iyi geliyo böyle günler. bi de gece söndürmeyi beceremediğimiz şömineden kalan is kokusu bi çıksaydı burnum düşücek üşümekten. bi de sabahları alarm çalınca çıkabilsem yataktan, biri arayıp "kalk hadi" dese mesela, sıcak yorganın altından çıkınca pijamayla üşüme düşüncesi bu kadar büyümese gözümde çok daha dinç hissedicem kendimi biliyorum ama gel gör ki o ikilemi kendi başıma uyku mahmurluğunda yaşarken sağduyulu davranmak çok zorlaşıyo ve bi bakıyorum suçluluk içinde 5 dakikalık snoozelar arasında bölük pörçük leş sabah uykusu bir saati bulmuş. özetle; sabah bi yere yetişicek olmayınca saat ilk çaldığında kalkmak çok zor ve acilen bünyeyi kandırıcak bi trick bulmak istiyorum buna.

19 ocak 2012

---

çok kar yağmış, trenden izlemesi pek keyifliydi. karlar daha çok ezilmeden süper bi ses yalıtımı sağlar her yer sessiz olur ya, arabalar parmak uçlarında yürüyen hırsızlar gibi gezer etrafta, o günü kaçırmışım. şimdi daha çok şlop şlop kıvamı var. olsun kar güzel, zamanı gelmişti.

çay demledim, yumurta haşladım, kahvaltı hazırladım. sabah uykusu tatlılığından kimseyi uyandırmaya kıyamadım ama oturdukça da uyku çöktü gözlerim yanmaya başladı işte.
16 ocak 2012

---

beginners çok enteresan bi film. luzern'e benziyo. güzel/anlamlı olduğunu görebiliyorum ama kesinlikle relate edemiyorum benimseyemiyorum. başka dünyadan bi şey gibi yabancı, soğuk ve uzak bi havası var. tanıdığım bildiğim hiçbir şeyi çağrıştırmayan bi güzellik. tam da o yüzden beginners'ı luzern'de yalnız bi otel odasında üşüye üşüye izlemek tam isabet, çok acaip bi zaman dilimiydi.

upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/3f/Luzern_Kapellbruecke.jpg

bugün ilk kez çok kar yağıyo..
10 ocak 2012

---

sıkıldım kalabalıktan. kendi kendime kalamamaktan. başka insanların sıkıntılarından ve aksatılamicak sorumluluklardan anlamlı şeylere zaman kalmamasından. annemin evde olmasından. hırpalanmış-anlamsız-değersiz hissetmekten.

rüyamda çok güzel bi eve taşınıyodum tek başıma. balkonunda taze naneyle fesleğen bile vardı. çok mutluydum.

hava çamur gibi. benim de ağzımda çamur gibi bi tat var. kafa bulanıklığı. boğaz düğümü. asabiyet. hmpf.

hani öyle bi tutukluk ki, okuduklarım -benim yazmadıklarım- da akıcı diil sanki.

olsun olsun böyle çakır keyif de iyi uyunur hem..
9 ocak 2012

---

bi rus çocuk masalı varmış. bir gün evde yalnız kalan bi çocuğa ufak plastik banyo küveti başta olmak üzere evdeki bütün eşyalar saldırmaya başlıyomuş. sabah balkonun kapısında midem bulanırken, öfkeli "dağılın laan" diye nara atar gibi bi rüzgar her şeyi her yana savururken ahşap kepenk kafama çat diye bi tokat attı, neye uğradığımı şaşırdım. onun gibi. mobilyalar olmasa ne olur?

8 ocak 2012

---

noel tatili bahanesiyle ankara'nın 5e 10a katlanan nüfusu. lise üniversite zamanlarına dönüş. dünyanın dört bi yanından kürkçü dükkanına akın günleri. özlenen haller. döndüklerinde bomboş olucak yine buralar, piç gibi kalıcam yine ama olsun hem bugünler güzel hem de yalnız kalmayı, normal düzenimi de özlemeye başladım aslında. zaman sınırlı olunca sabah akşam bi program durumları oluyo, biraz yapay evet hepimiz burda yaşarkenki halimizden farklı olarak. ama yine de kaç senedir ilk kez çekirdek kadro bir arada, hem çok sıkışık da sayılmaz kalabalık olmadan ritüellere filan ayırıcak vakit de kalıyo. ne kadar özlemişim meğer, bunları hatırlamak iyi geldi.

bi de.. "nereye gitsek" muhabbetlerinde şunu fark ettim: söyledikleri mekanlar hep üniversite zamanlarından filan kalan mekanlar. orta dünya, tömbeki vs. benimse artık hemen hemen hiç gitmediğim yerler. ethem gemiye gittiğinde 60 gün sürmüştü. "hayat bundan uzun ayrılık çıkarmasın önümüze" demiştik. sonra ben mastera gittiğimde "bari bundan uzununu çıkarmasın" demiştik. şimdiyse baya baya artık başka şehirlerde yaşayan insanlar olduk. hala idrak edememişim bunu, sanki geçici bi durum gibi geliyomuş hala, heralde hiç iki farklı şehirde yaşayan iki insan olucağımıza ihtimal vermediğim(iz)den. sadece ikimize özgü diil ne bilm genel olarak tayfa için geçerli bi durum aslında.

6 ocak 2012

---

huzursuzluk. üşümek. yorgunluktan göz yanması. sigara içmeme çabaları. dışarı çıkıp "aaa" diye bağırarak koşma isteği. "tam adını koyamama" sıkıntıları. zihnin dolu/boş olması.

hep bir şeylere geç kalıyorum sanki. lodosum tuttu poyrazım soğuk desem yeridir.

huzursuz olduğunda, bunu fark edip, "peki -ulaşamicak bile olsan- ne olsa -herhangi bi şey- mutlu/huzurlu/keyifli olurdum" diye düşünüp bulamamana tekabül eden bi "canının hiçbi şey çekmeme hali"nin hissettirdiği "demek ki yanlış soruyu sormuşum"u fark etmenle beraber doğru soruyu bulamayıp zihninin boşaldığı, algının kapanmasına, o sırada artık bi şey anlayamicak hale geldiğin için tepenin attığı anın da bi adı olabilir mesela. lodosum tuttu poyrazım soğuk böyle bi şey olabilir.
5 ocak 2012

---

act of god. tam tercümesi "allahın işi" gibi ama hukukta anlamı, doğal felaket vs gibi nerden çıktığı belli olmayan, meydana gelmesinden kimsenin sorumlu olmadığı durumlar. sözleşmelerde her gördüğümde sanki anlayışlı bi tını barındırıyomuş gibi geliyo. işte acts of goddan kaynaklanan zararlardan müteahhit sorumlu değildir yazıyosa mesela, sanki böyle tepeden bi ses satır arasında "nasıl olsun ki, allahın işi işte, müteahhitin ne suçu var" diye fısıldayıp mütteahiti teselli ediyo gibi.

sahanda yumurtaya ingilizcede "sunny side up" denmesinin mutlu bi kahvaltıyı çağrıştırmasında da, türkçede evlilik kelimesinin ("EV"lilik) yarattığı algıda da var aynı şey.

nomen est omen halleri. bi şeyin ismi, onun anlamını algılanmasını da şekillendirir ya, yeri gelir böyle müteahhitteki gibi vicdan azabını bile etkiler.
2 ocak 2012

---

ne zaman "dilek dileme" vesilesi bir olay olsa elim ayağıma dolanır. doğumgünü mumu üflemece olsun, yıldız kayması olsun, yılbaşı olsun.

1 ocak 2012

---

mürekkep aramaya çıktık beraber. o kırtasiye bu kırtasiye derken elimiz boş dönüş yolunda, doğrudan "kestane istiyorum" demekten çekindiği için "aa bu kestaneci yeni mi gelmiş buraya, sanki gidiş yolunda görmemiştik" dedi. durumu çakıp yüzüne vurmadan, sanki kendim akıl etmişim gibi, "istersen kestane alalım" dedim, öğretilmiş bi tepki mi bilmiyorum "sen bilirsin" dedi mahçup bi şekilde. boş cüzdanı açınca para çekmeyi unuttuğumu fark ettim. "hmm şimdi param yok, sonra alalım olur mu?" dedim, "sen bilirsin ama canın çektiyse bende 5 lira var dedi". bak sen şu bacaksıza ya bana kestane ısmarlicak. bi an yanlış geldi ona para harcatmak "yok sen paranı başka bi şeye harcarsın, kestaneyi de sonra alırız" dedim. yine "sen bilirsin" dedi. tabi ki.

sonra ilk gittiğimiz kırtasiyeden aradığımız markanın aramadığımız rengindeki ve aramadığımız markanın aradığımız rengindeki mürekkepleri alıp göndermek için ptt'ye gittik. hep ordan aynı isimle aynı yere kargo gönderdiğim için artık beni tanıyan tonton gişe memuru, "tam zamanında geldiniz hemen verin kapatıyorum kargoyu" diyince, kredi kartıyla da ödeme almadıkları için napsam diye düşünürken atladı yine "bende 5 lira var!". kargo 6,30 tutuyo, bendeki bozuklukları da ekleyince tam oluyo aslında. "sahiden var mı sende para, bak yoksa bankaya koşalım hemen" dedim, "şeker bile var" dedi kalın mantosunun altından cebine ulaşmak için debelenirken. eh şekerle ödeyemeyiz ama gişedeki amcaya verebilirsin istersen şekeri. yine bi "sen bilirsin". çocuğa kestane de aldırmadım şimdi kargo için alıyorum parasını hey allam diye düşünerek formu doldurdum. o halinden şikayetçi görünmüyodu gerçi, tam tersi ona da bi iş düştüğü için keyiflenmişti. bütün yol benim elim dolu diye taşıdığı kitapları da verdik kargoya. daha önce de beraber gitmiştik ptt'ye, o yüzden "kime gönderiyosun niye gönderiyosun" sorgulamalarını geride bıraktık bu sefer. "yine o arkadaşına mı?" diye sordu ptt'ye girmeden evvel bi kez, evet diyince de "yılbaşı hediyesi mi"den başka bi şey sormadı pek.

dönüş yolunda "iyi ki gelmişim dimi yoksa gönderemicektin kargoyu arkadaşına" dedi günü kurtarmış olmanın haklı gurur ve kıvancıyla. "ben seni paran için sevmiyorum ki, paran olmasa da seninle gezmek çok zevkli ki zaten" dedim, espriyi anlamasa da iyice keyiflendi bu sefer.

annesinin yanına gider gitmez "anne sen istediğin bi şey al diye bana para vermiştin ya onu gamze ablama verdim" diye yumurtladı marifetlerimizi. düdük makarnası işte nolucak. hainliğim ve beş parasızlığımla ilgili yoğun bi dalga geçme seansından sonra ayrıldık. "beni okuldan yarın sen alır mısın" dedi, olur dedim.

bugün okul çıkışında buluşur buluşmaz "borcunu öde" dedi. borcunu ödeyene kadar da şu yılbaşı şapkasını takmak zorundasın. cüce. taktım napim haklı. bi an okula bunun için mi çağırmış diye geçti içimden. lan?! sonra ben biraz gecikince gözlerinin dolduğunu, beni görünce de nasıl koşup sarıldığını hatırlayınca geçti. "faiz işleticek misin" dedim, faiz ne demek diye sordu. anlayabilceği şekilde basitçe anlattım. "ama ben banka diilim ki 5 lira versen yeter" dedi. yolda para çektik sonunda, 10 lira verdim. para üstü vermeyi teklif etmediği gibi -zaten ömrü hayatında eline geçen tüm para bi gün önce bana verdiği 5 lira olan bi yaratığın nasıl para üstü vermek gibi bi algısı olabilir ki- ampul yandı tabi kafasında "istersen bu da sende dursun yarın 20 lira verirsin" dedi. pışşııık. içi dolu turşucuksun ama ben de enayi diilim. şapkayı taktık, yüzde yüz faiz de verdik, annenler de dalga geçti zaten ama bi yere kadar, hani banka diildin? sonra dükkanda annesinin bana para üstü olarak vermesi için verdiği 5 lirayı da, ben gece onlarda kalmicam diye ağlamakla karambole getirip cebe attığını -ve tüm bu hadiseden 5 lira koyup 10 lira kar ettiğini- fark etmediğimizi de sanma.

neyse canım yılbaşı hediyesi olarak bi resmimi yapmış, pembe gözlüklerimi bile çizmiş. sanata yatırım oldu benim verdiğim faiz de bi yerde. şikayetçi diilim mesele ne zaman paraydı ki zaten? insan yeri gelir bisikletle bi tur atmak için bile bi pazarlık yapabilir böyleleriyle. alan razı satan razı, herkes halinden memnun, seninle çalışmak ve gezmek güzeldi yine gel, diyerek ayrıldık sonra.
http://www.youtube.com/watch?v=61pp51kxvVM&feature=player_embedded

30 aralık 2011

---

kokulara her zaman fazlasıyla duyarlılığımız olmuştur zaten.

temiz hava kokusu, yağmur kokusu, tiksine tiksine koklayıp yine de koklamaktan kendimi alıkoyamadığım-koklamanın tuhaf bi haz verdiği kötü leş kokular, çürük meyve kokusu, mis kokular, insan kokuları, bozulduğunu koklayarak anladığın kesik süt kokusu, kendi kokum, onun üstüme sinen gün içinde birden bire bi esintiyle burnuma belli belirsiz çarpıp başımı döndüren kokusu, insanlarla özdeşleşen parfüm kokuları, tütsülenmiş yiyeceklerdeki belli belirsiz yanık kokusu, annemin kokusu, babamın kokusu, özlediğim bi insana sarıldığımda içime çektiğim koku, geceleri rüyalarıma sinen koklayarak uyuduğum koku, mojitoda güneşli yaz günlerini nane-limonda karın ağrısına şifa bulmayı çağrıştıran o ferah koku, kıyafetime sinen leş sigara kokusu, herhangi bi anıyı/geçmişten bi zaman dilimini çağrıştıran bu çağrışımlarla herhangi bi hissi tetiklediği için anlamlı olan kokular, kurumakta olan ıslak çamaşır kokusu, sigara içmeye çıkıp üşüyerek içeri girdiğimde sıcakla beraber suratıma çarpan rakı-meze kokularının muhteşem bi şekilde birbirine karışıp tek bi koku oluşturan mekan kokusu, ütü yaparken sıcak buharla beraber çarpan deterjan kokusuyla belli belirsiz giysinin sahibinin kokusunun karışımı olan koku, odamın kokusu, babaannemin evinin kokusu, "sen bi de şu parfümümü sıktığımda gör" dediğinde kafamı karıştıran "iyi de senin kokun senin kokundur parfümün arkasında aldığım ayrı bi koku var ki" diye düşündürten koku, normalde tiksinilicek ama çok yakınında biriyle ilgili olduğu için tiksinmenin aklına bile gelmediği çok doğal gelen ne bilm kusan bi arkadaşının arkasından temizlik yaparkenki koku gibi kokular, fesleğeni karıştırıp elimi kokladığımda aldığım koku, bi giysimi kirliye atıp atmamaya karar vermek üzere kokladığım kıyafet kokusu, kitap kağıt kokusu, çok açken baştan çıkaran yiyecek kokusu, baharat kokuları, soğuk kış akşamlarında şehrin çukur yerlerine çöken kömür kokusu, içtiğinde zımba gibi olcağını bildiğin bi fincan kahvenin kokusu, hasta olup sadece çok güçlü kokuları alabildiğim günlerde herhangi bi şeyin kokusunu alabilmekten ötürü minnettarlık duyarak ve her nefeste bana şifa verdiğini hissederek içime çektiğim buğuseptil kokusu, kıskançlığın tetiklediği mide ağrısından ya da işle ilgili bi fuckuptan kaynaklı bi stresten kıvrandığım bi anda o çok ihtiyacım olan sigarayı yaktığımda beni sakinleştirdiği yanılsamasına düştüğüm o ilk nefesin kokusu, tadına bakarak diil kokusunun "hah işte" dediğim kıvama ulaşmasından baharat dengesini ayarladığım yavaş yavaş kendini bulan domatesli makarna sosunun kokusu, kesilmiş çimen kokusu, kavurucu sıcakta geçtiğim bi ormandaki baygın yapış yapış çam kokusu, kedi beslenen bi evin ekşi kokusu, bi yandan aslında yapay bi koku olduğu için tiksindiğim bi yandan da gerçeğinin aynısı olduğuna inanamadığımdan koklamayı sevdiğim "temiz çarşaf" aromalı oda kokusu, nem kokusu, bikaç gün giydiği bi tişörte doğal bi şekilde sinen parfüm-vücut kokusu-sigara karışımı koku. (tüm bunları saydım ama hiçbi zaman tütsü kokusunu sevemediğimi de söylemeden geçemicem, ne o öyle. dandik.)

bunları koklarken ne hissettiğimi açıklamak zor. daha doğrusu her bi kokunun çağrıştırdığı hissettirdiği şeylerden öte bu kadar sevdiğim duyarlı olduğum-başlı başına herhangi bi şey koklama halinin ne hissettirdiğini açıklamak zor. ama şu kadarını biliyorum bi şekilde iyi-kötü etkilendiğim herhangi bi kokuyu içime çekerken çizgi film gibi abartılı bi şekilde o sırada ciğerlerimin dolduğu gözümde canlanıyo ve gözlerimin kaydığını hissediyorum. aynı "sigara" içerken içine çektiğinde o vuran nefeste parmak uçlarına kadar ulaştığını hissedersin ya bi anda, onun gibi, tüm vücudumu kaplıyo sanki. tek bi duyumu etkilemiyo, ne bilm kokunun çağrıştırdığı şeyle bağlantılı diğer duyulara hitap eden şeyler de vücut buluyo sanki bi anda ne bilm sesler görüntüler dokunma hissi. sanki "şey"in özü kokuymuş da, tırnaktan tüm insanı baştan yaratabilecekleri gibi, kokusundan o "şey"i -en azından zihnimde- yeniden yaratabiliyomuşum gibi. işte o yüzden grip olmanın en nefret ettiğim yanı koku duyusunu bloke etmesi, tüm dünya yavanlaşıveriyo bi anda kör kalıyorum, her şeyin ruhu/özü kaçmış gibi geliyo. "rayiha" kelimesini de bundan seviyorum, benim için bi şeyin özünü oluşturan koku anlamına geldiği için.

kokuları özlemenin parmaklara vurmasını izlediniz efendim. dağılın şimdi.
28 aralık 2011

---

çok tetris bubbles filan oynadığında mesela oyundan başını kaldırdığında odadaki eşyaları böyle sıra yapıp yok edicek şekilde zihninde hareket ettirdiğini fark edersin ya, onun gibi çeviri yaparken radyoda duyduğum konuşmaları kafamdan tercüme etmeye başladığımı fark ettim. şimdi de bu kafayı resetlemek için türkçe bi şeyler yazma ihtiyacı hissettiğimden yazıyorum. amanın bi an önce bitirmem lazım şu tercümeyi.

huzur; konformizmle idealizm arasındaki dengeyi kurmakla ilgili bi şey diyebiliriz sanırım. optimizasyon meselesi yani temelde.
26 aralık 2011

---

"without hope or agenda" diye bi şey geçiyo eleman en yakın arkadaşının aşık olduğu karısının kapısına geldiğinde. güzel laf yani tam "bunun bi adı olsa" dediğim bi durumu çok iyi ifade ediyo. hani ancak tam da bu motivasyonla yaptığın şeyler anlamlıdır ya, tam da o yüzden, oraya bakmadığın için bunda gerçekten samimiysen o umutsuzluk umuda dönüşür dönüşecekse ve umuda dönüşmesinden çok sonra fark edersin bu bağlantıyı ya da dönüşmezse de içinde bi yarım kalmışlık hissi kalmaz zaten kapatmışsındır hesapları toplamları ala ala gelmişsindir.. yazalım ki çağrışımlarıyla beraber yer etsin aklımızda.

26 aralık 2011

---

annemle yan yana oturuyoruz. kafamı önümden kaldırmadan "elma soysana" diyorum. ses çıkmayınca bakıyorum, içi geçmiş. seslenmiyorum. yarım saat sonra kendiliğinden uyanıyo, "rüyamda habire elma soydum nerden çıktıysa" diyo. elma soyduk yer misiniz.

25 aralık 2011

---

hiçbir akşam pazar akşamı kadar "çökmüyor" heralde. böyle bi rehavet, bıkkınlık, huzursuzluk, miskinlik, yorgunluk. bana noluyosa, pazartesi işe gidicem sanki.

çeviriden kısa devre yapmaktan sanırım benimki. keyifli ve süper verimli çalışıyorum aslında ama yoruldum, hafiften yetiştirememe stresi de başladı, sabahlicam gibi görünüyo. gerçi müzik-manzara-kahve eşliğinde çalışmak keyifli. bakalım..

şunu fark ettim. ingilizce'de yazımını en çok karıştırdığım bi türlü öğrenemediğim ve mutlaka hata yaptığım kelimeler, içinde ardışık a/e'lerin olduğu kelimeler. calendar, separate, equivalency, gibi. hangisi a hangisi e olucak atıyorum genelde. insanın bazı şeyleri (ama hep de aynı şeyleri) bi türlü öğrenememesinin, cevabını "the language instinct"ten bulabileceğim bi açıklaması olmalı.

25 aralık 2011

---

işte yılın o zamanı geldi. penceremden beyaz çatıların göründüğü, yumuşak pembe bi ışığın odama dolduğu, her tarafın daha bi aydınlık göründüğü. yarın karın yarattığı ses yalıtımını da bekliyoruz arabaları filan susturan. bi de merdivene oturup karşı binaların arasındaki boşluktaki lambalara kar yağmasını, lambalardan kar yağdıkça duman çıkmasını ve ışıkları altında her bi kar tanesinin seçilebilmesini izlemeyi de dört gözle bekliyorum. bu sene artık şöyle güzel bi kardan adam da yapılır kesin. sabah gözlerime inanamicam dimi her yer bembeyaz olmuş olucak?? olsun.
24 aralık 2011

---

Goes without saying, ne demek? Soylemeye bile gerek yok, demek.

Bazi seyleri soylemeye bile gerek yoktur. Ama bazen bazi seyleri soylemeye bile gerek olmadigini soylemeye gerek vardir. Ya soylemeye bile gerek olmadigini soylemek icin ya da bu vesileyle soylemeye bile gerek olmayani soylemek icin, ya da ikisi birden. Zaten ikisi de bi cesit iman tazeleme.

Bunlari da soylemeye bile gerek yok aslinda ama belki de soylemeye bile gerek olmadigini soylemeye gerek vardir.

24 aralık 2011

---

sanki herkes bi ayrı iyi davranıyo bana bugünlerde ne bilm her şey bi ayrı yolunda gidiyo. kapıya sipariş getiren elemanlar bile "nasılsınız iyi misiniz" diye sorar oldu. çok acaip diil mi? iki haftadır akşamdan kalma olduğum için geç kaldığım toplantıya utançla telaşla apar topar gidiyorum, "ya sen sıkma canını nolcak" tarzı sempatik tepkiler alıyorum. cafede sufle sipariş ediyoruz garsonun bi "aman da sufle de yerlermiş afacanlar sizi" demediği kalıyo, habire böyle ufak tefek eğlenceli şeyler geliyo başıma. sabahın 6sına kadar güle eğlene şen şakrak muhabbet ediyoruz rakının ardından mesela. sonra 4 saatlik uykuyla zımba gibi uyanıyorum güzel rüyalar görüyorum filan. kar da yağdı! aileyle durumlar zaten süper. arkadaşlardan güzel haberler geliyo arka arkaya. uzun süredir azar işiticek bişi de yapmadım :) kurduğum hayaller bile bi ayrı güzel, ne bilm içeriği filan yani çok detaylı canlı mutlu keyifli. etero ceren david'in zaragoza'dan arayıp telefonda hep bir ağızdan "yarrak" diye bağırarak noel kutlaması da günün bonusu oldu. bi yandan aklım bi karış havada ama zihnim de çok açık çok odaklanmış haldeyim. işin başına oturunca full kapasite akıllı akıllı çalışıyorum pıtır pıtır. bol bol düşünüyorum hayal kuruyorum yazıyorum (yazmamazlık edemiyorum taşıyo saçma bi şekilde), kitap okuyabilmeye de başladım tekrar. şu unhcr bile sıkmadı canımı. ne bilm hüzün/acı/keder/yoksunluk hislerini bile kucaklıyorum, hani onlar da lazım anlamlı olmazsa olmaz değerli filan gibi. sonuçta başıma kötü şeyler de pek gelmez oldu sanki bi süredir ya da algılayış şeklimle filan alakalıdır belki. "ben çok şanslı bi insanımdır"ı hatırladım tekrar. yine mi güzeliz yine mi çiçek halleri işte. gurbetçiler de yavaş yavaş düşmeye başladı kürkçü dükkanına zaten. yani bi de üstüne bu hallere sevindiğime seviniyo olmak da saçma diil mi? nerdeyse "saçım bile bi ayrı güzel kokuyo!" dicem (ki saçım bile bi ayrı güzel kokuyo galiba hakkaten). hayır görseniz pek matah bişi de diilim aslında ama ne bilm. aklıma mukayyet olsun birileri fena düştüm.

bi de dün gece kendi kendime oynamayı çok sevdiğim bi oyunu hatırladım. kocaman bi ev/konak/malikane hayal ediyorum ya da ne bilm bilkentteki ya da amsterdamdaki yurtlardan bi tanesi komple bizimmiş. ve orda komün halinde tüm sevdiğim insanlarla beraber yaşıyomuşum. o evde olucak insanlar da işte bu hayali kurduğum sıralarda en yakınımda ne bilm en çok beraber olduğum beraber olmaktan keyif aldığım filan kimse onlar oluyo. ama karman çorman bi grup diil, arkadaş grubu, aileler filan yok mesela ya da birbiriyle alakasız karakterler de pek yok. ama şeye de dikkat ediyorum, mesela o eve ben yakın olduğum için yerleştirdiğim biri var mesela, bi de onun yakın olduğu benim çok yakın olmadığım başka bi kişi var. o yakın olmadığım kişiyi de ekliyorum ki yakın olduğum kişi mahrum kalmasın filan. bu şekilde kocaman ve mutlu bi aile oluyoruz. yerleşkede tam bir komün hayatı hakim işte her şey paylaşılıyo işler güçler keyifle hep birlikte yapılıyo. kötü günler de yaşanıyo ne bilm kavga da ediyoruz ya da ne bilm herkesin dışarda yine bambaşka farklı hayatları devam ediyo öyle bağımlı bi hayat yaşamıyoruz yani ne bilm günlerde görüşmediğimiz oluyo belki (özellikle farklı daireleri olan bi apartman gibi bi yer düşlediğimde, herkesin kendi yaşama alanı ayrı olan filan) ama sonuça aynı çatı altındayız işte kardeş kardeş mutlu mesut yaşıyoruz. herkes birbiriyle temel olarak çok aynı frekansta, kallavi algı çatışmaları bile topluluğu ve bireyleri besleyen bi şey halinde yaşanıyo. oyun kısmı genelde sürdüğümüz hayattan çok evleri düşünmekle geçiyo. çünkü şey gibi, lojistikleri halledersek içeriği zaten kesinlikle çok keyifli olucaktır. işte kimin evi kimin yanında olurdu, (büyük bi sitede müstakil evler de olabilir işte esinler zamanında 10 aile hep beraber taşınıyolardı ya kavimler göçü modunda, onun gibi) ne bilm kim kiminle yaşardı, başka kimler olurdu filan. ara ara kurduğum bi hayaldir. şimdiye kadar nerden baksan böyle 7-8 komün kurmuşluğum vardır heralde.

7 cüceler gibi zaman zaman içte sıkıntılı dışa kapalı, zaman zaman seçici geçirgen ve akışkan, çoğunlukla keyifli bi yumak halinde büyük ve mutlu bi aileyiz işte. ensemble c'est tout.
24 aralık 2011

---

Hani bazen bi sarkiyi uzun zaman sonra tekrar dinlersiniz "ayy zamaninda da bu sarkiya ne agladim ne agladim" dersiniz. Ne guzel histir o? Benim icin bunlardan ilki 5 yas civarindan "fabrika kizi". Boyle de hisli bi cocukmusum. Ayni yillarda fatih kisaparmaka asik olmam biraz kro bi nuans katsa da.

22 aralık 2011

---

annemin bi arkadaşı delirmiş. ciddi ciddi yani. Biraz yonlendirmeyle de olsa aradi catir catir algisini duzeltti kadinin, soyledigiyle diil de yaptigiyla. Saygi duydum. Tum derdine derman olamicaktir ama elinden gelenin en iyisini yapmak da zaten yeterince iyi diil mi?

Delilik dediğin ne ki.
21 aralık 2011

---

az evvel eve gelirken araba kullanmak çok güzeldi. sokaklar bomboş, çankaya caddelerinde sokaklarında dolandığım için her taraf aydınlık ama kimse yok, ara sıra tek tük hızlı bi araba belirip kayboluyo. uzun yolda araba kullanmak gibiydi. ben de süper kararında bi hızla gidiyorum zaten her yer benim. müzeyyenle en bir olduğum andı heralde. yol olmak denen şeye tekabül eden bi hal işte. protokol yolundan inerken şehrin ışıkları görünüyodu, camları açtım, bi sigara yaktım ben de. sonra bizim sokağa girdim. ancak benimki gibi minik bi arabanın sığabiliceği bi yere tek manevrada park ettim. süper park ederim. park etmek de matematik fizik hesap kitap işi işte sonuçta atom sırrı da diil. biraz dışarı çıkıp hava aldıktan sonra yine tek hamlede çıkıp eve geldim. eve geldiğimde mutluydum. hani aslında belli açılardan hiç de mutlu oluncak bi halde diilim. belli açılardan da tam da mutlu olunucak bi haldeyim bi yandan da. bilmiyorum ki. ama işte eve geldiğimde mutluydum. neye mutlu olduğumu bilemedim.
21 aralık 2011

---
ilk kez bi hayvanla uyudum dün gece. adı şimşek. nigar'ın kedisi. yavru, çok minik, çok sokulgan ve neşeli. karnıma yattı, içinde körüklü otobüs varmışçasına hırlayarak uyudu. ara ara horladı. arada elimi saçımı filan ısırarak uyandırdı. güzel rüyalar gördüm. demek böyle oluyomuş.

efenim şimdi de uzmanından "how to see mermaids"i dinliyoruz..

"You go down to the bottom of the sea, where the water isn't even blue anymore, where the sky is only a memory, and you float there, in the silence. And you stay there, and you decide, that you'll die for them. Only then do they start coming out. They come, and they greet you, and they judge the love you have for them. If it's sincere, if it's pure, they'll be with you, and take you away forever."

denizin dibine, suyun artık mavi bile olmadığı, gökyüzünün sadece bir anı olduğu yere inersin, ve orada, sessizliğin içinde süzülürsün. ve orada kalırsın, ve karar verirsin; onlar için öleceksindir. ancak o zaman ortaya çıkmaya başlarlar. gelirler ve seni selamlarlar, ve seni onlara olan aşkınla yargılarlar. eğer samimiyse, eğer safsa, seninle olurlar ve seni sonsuza kadar alıp götürürler.

-le grand bleu.

19 aralık 2011

---

brezilya'da 30 ocak saudade günü olarak kutlanıyomuş. bilseydik kutlardık, olsun bi dahakine kutlarız artık.
Saudade describes a deep emotional state of nostalgic longing for an absent something or someone that one loves. It often carries a repressed knowledge that the object of longing might never return. It's related to the feelings of longing, yearning.
Saudade has been described as a "...vague and constant desire for something that does not and probably cannot exist ... a turning towards the past or towards the future." A stronger form of saudade may be felt towards people and things whose whereabouts are unknown, such as a lost lover, or a family member who has gone missing. It may also be translated as a deep longing or yearning for something that does not exist or is unattainable.
Saudade was once described as "the love that remains" or "the love that stays" after someone is gone. Saudade is the recollection of feelings, experiences, places or events that once brought excitement, pleasure, well-being, which now triggers the senses and makes one live again. It can be described as an emptiness, like someone (e.g., one's children, parents, sibling, grandparents, friends, pets) or something (e.g., places, things one used to do in childhood, or other activities performed in the past) should be there in a particular moment is missing, and the individual feels this absence. In Portuguese, 'tenho saudades tuas', translates as 'I have saudades of you' meaning 'I miss you', but carries a much stronger tone. In fact, one can have 'saudades' of someone whom one is with, but have some feeling of loss towards the past or the future.
18 aralık 2011

---

birafm'in şu yanını seviyorum: gecenin bi körü "plaj" frekansını da açsan mesela, sabit bi laylay modunu yansıtan şeyler çalmıyolar, sahilde sabahladığın bi gecede ne dinliceksen o türden müzikler çalıyolar. yani eh diyosun şimdi kelebekler vadisinde ya da kabak'ta olsak mesela bunu dinlerdik zaten olsa olsa. insanın ruh haline kafa yoran radyoları seviyorum.
18 aralık 2011

---

dün; günlerden kreş.

dün yaren de defne de okula gitmedi. sabah uyumuşum ellememişler. uyandım kahvaltı hazırladım mükellef bi sofra kurduk beraber. sonra yaren ödeve ben çeviriye defne de aramızda "bitmedi mi bitmedi mi" diye mekik dokumaya. sonra gezmeye çıktık, ptt'ye gidip kargo gönderdik, dükkana uğradık, kaptığımız harçlıkla yaren'e gogirl defne'ye barbie yiğit'e penguen bana da uykusuz ve atlas aldık.

evden up, wall-e, marry ve max ve big fish'i getirdim. marry ve max'i seçtiler ama dublajı yokmuş big fish'i izledik.

defne'ye yolda gelirken, şu bebek tasmalarından alalım sana da diye takıldım, çok alındı "artık hiçbi şey komik diil dünyada" gibi laflar etti sonra öpe koklaya güldürmeyi başardık tekrar. çok komik hiç insanın aklına gelmicek ayrıntılara alınıyo, çocuklar ne kadar duyarlı oluyo ya ama sonra da hemen unutuveriyo filan.

onlarla vakit geçirmek çok muhteşem bi ferahlık. büyüdüğümden beri ilk kez bu kadar yakınımda ufak çocuklar var.
17 aralık 2011

---

teknoloji düşkünü filan bi insan diilim ne bilm yemek yemenin hayatın anlamı olmaması gibi, güzel gerekli keyifli hayatı kolaylaştıran eğlenceli filan bi şey ama çok da abartmaya gerek yok, gibi. ama bazen bazı şeyler oluyo, şu ofisteki 10 kaplan gücündeki tahta gibi ya da bugün lexisnexisin tabarinin özelliklerini keşfederkenki gibi, böyle ağzım açık kalıyo aklım almıyo acaip heycanlanıyorum insanlıkla gurur duyuyorum filan. hep de böyle kel alaka durumlarda niyeyse yani ofisteki tahta uçsa nolcak ne kadar işlevsel olabilir dimi?

17 aralık 2011

---

rusçada "nudnyi" nasılsınız sorusuna uzun uzun cevap veren kişi.

o diil de, "nasılsın" diye sorulup da hevesle bıdır bıdır anlatmaya girişen insanın, soran dinlemeden dönüp gidince -meğer nezaketen sormuş- lafının havada kalması-kara delikte yitip kaybolması yüzünden yaşadığı ve buna şahitlik eden insanların olmasıyla perçinlenen hüsran/utanç/tereddüt/sıkıntı halinin de bi adı olmalı.
15 aralık 2011

---

- osama bin ladin yakalandığında onu yargılayan hakim ben olsaydım.. uluslararası hukukla ilgili suçlarını hiç karıştırmaz, onu 11 eylül'de işlediği 5 cinayetten hüküm vererek idam cezasına çarptırırdım. bir kadın, bir çocuk, bir zenci göçmen, bir beyaz sterotip amerikalı, bir müslüman. böylesi hakkaniyete daha uygun bir mesaj veriyor, her şey bi yana, bu adam adi bi suçludan öte bi şey değildir aslında ve bunu onun destekçileri bile inkar edemez. bu 5 cinayet hangi politik görüşten olursa olsun her insan evladının vicdanını rahatsız edecektir meşru bi yanı kalmicaktır. politika üstü bi insan hakları savı aslında bu. böylece o adamın politik destekçilerinin gözünde ya da saldırdığı değerlere karşı olan insanların gözünde kahramanlaştırılması ya da meşrulaştırılması engellenebilir bi nebze, en azından buna yönelik bi mesaj verilmiş olur. osama bin ladin'in cezası 5 adam öldürmeden idam olmalıdır.

- ama sen bu adamı yargılayan hakimsen senin görevin meselenin tüm hukuki boyutlarını dahil etmek diil mi? doğru düşünüyosun ama konumun gereği yanlış yapmış olursun bundan ibaret bırakırsan. öyle ki, sonuç olarak yanlış düşünmüş bi halde de bulabilirsin kendini. anlatabildim mi? dolayısıyla, senin bu adamın işlediği öyle ya da böyle 5 cinayetten çok daha ağır olan suçları da kararına dahil etmen gerekir. hatta zaten terör suçlarının tanımı genellikle adam öldürmeyi de kapsadığı için sadece bunlar üzerinden hüküm kurman yeterlidir. osama bin ladin'in cezası uluslararası terör suçlarından idam olmalıdır.

- tamam ama mesele sadece teknik hukuk meselesi diil. söylediklerine katılıyorum ama sen de eksik kalmış oldun. çünkü 5 adam öldürmeyi de hükmüne dahil ettiğinde yazacağın gerekçede vereceğin insan hakları mesajı da anlamlı sonuçta ve senin hukukçu olarak insan olarak yetkin işlevin anlamın dahilinde bi mesaj. o yüzden onu da dışlamamak gerek öbürünü de. bu amaç uğruna salağa yatıp terör suçları adam öldürmeyi kapsasa da hukuken teknik olarak yanlış olsa da, o ölen 5 kişi de dahil edilmeli hükme. osama bin ladin'in cezası uluslararası terör suçlarından ve ayrıca o 5 kişinin -ama o 5 kişinin- ölümünden idam olmalıdır.
13 aralık 2011

---

size de oluyo mu? türkiyede ya da avrupada ya da dünyanın herhangi bi köşesinde alakasız bi yol ortasında bikaç kulübe ev görünce ne bilm trenden inip ya da arabayı sağa çekip onlara "ya pardon ben burdan geçiyodum da siz burda napıyosunuz allaşkına ne işiniz var burda" diye sorasınız? şehirde büyümenin bi sonucu mu bilmiyorum ama ortak yönümüz olduğuna memnunum.
2 aralık 2011

---

les gibi yagmurun altinda bisiklete bindim bugun. tam bir amsterdam havasi. okuldayim simdi de, sadece burda bu binada olmak bile guzel. bi de bikac hocayla gorusebilirsem super olucak.

1 aralık 2011

---

bugün amsterdam'da ilk gün.

dün yolculuktan epey yorgun isviçre'den azıcık üşütmüş şekilde geldim akşam. gece şehir merkezine indik bi heves benim ısrarlarımla gece artık yorgunluktan uyuyamıyodum. neyse sonra güzel bi uykunun ardından dinlenmece. sabah ev halleri duş çamaşır filan ardından kahvaltı öğle yemeği karışımı için okulun orda hep gittiğim cafe gasthuys'a gittik. ordan cafe de jarende güneş altında çay içmece. sonra sokaklarda dolandık biraz.. droog, puccini, cine qua non derken.. waterloopleindan bisiklet bile aldık. 20 euroya bi haftalığına kiraladığım tam kararında boyutlarda (hollandada ufak bisiklet bulmak zor iş) yeşil bi bisikletim oldu.

ordan evimin oraya gittik, yurdun önündeki kanal, okul binası, ders çalışmaya gittiğim kütüphane ve karşısında favori coffee shop balontje. yine naneli limonlu ballı çay ve sonra tramvay altında kalma tehlikesi atlattığım bi bisiklet yolculuğuyla ev. marketten şampuan vs ihtiyaçları da aldım easyjet yüzünden hepsini basel'de havaalanında atmak zorunda kalmıştım. akşam evde e.'nin ev arkadaşlarıyla süper yemek. şimdi de sessiz sakin ev akşamı. yine çay ve bol bol ilaç eşliğinde.

bugün sokaklarda dolanırken, belki her şey çok tıkır tıkır da işleyince kendimi yeniden çok ait hissettim buraya. aynen burda yaşadığım zamanlardaki gibi. bi süre bikaç ay zaman geçirmek istiyorum burda yeniden lojistik yanları çözebilirsem. burdayken bikaç hocayla da görüşme niyetim var ama bakalım ayarlayabilirsem. çok özlemişim sokakları rahatlığını ne bilm en sıradan kafede içtiğim yediğim alelade bi şeyin bile tadını beğenmeyi ilginç ama damak tadıma uygun bulmayı. akşam bi de çok posch bi kafede midye yedik hindistancevizi sütünde pişmiş filan. orası bile makul fiyatlıydı burdaki bu standardı da seviyorum. makul fiyatlara keyifli yaşamak mümkün.

hayat çok kolay ve zevkli burda. özlemişim mutluyum epey. isviçre'den sonra epey iyi gitti, burada fit in edebildiğimi hissediyorum ve güzel bi şey bu.

shiny happy people. happy happy joy joy işte.
30 kasım 2011

---

kalabalıktan hoşlanmıyorum. özellikle insan kalabalığından. insanların ayakta zor durduğu toplaşmalardan. sıkış tepiş otobüslerden. trafikten. odamın dağınık olmasından. yakın mesafeden konuşan insanlardan. fazla kabarık saçlardan. çok parçalı kıyafetlerden. her tarafından bi şey çıkan aksesuarlardan. sıkan giysilerden. yığılan programsız işlerden. çok fazla telefon trafiğinden. if gibi mekanlardan. şehir kalabalığından. sokakta yürürken insanlara çarpmamak için özen göstermek zorunda kalmaktan. istemiyorum bunları hayatımda ve aslında bunlardan kaçınabildiğim bi hayat düzenim var. eskiden beri bu tip şeylerden kaçınmak için kendimce hayat üçgenleri yaratmayı bilmiştim zaten işte ofise sabah trafiğine kalmadan gitmek gibi ama şimdi gittikçe bu isteklerime daha da uyumlu bi hale geliyo yaşamım, bu tip muhattap olmak istemediğim şeylerle muhattap olmak zorunda kaldığım çok az zaman oluyo artık. epey memnunum bundan.

şimdi de özellikle luzern çok güzel olucak bu bakımdan, şu ankara'nın oturmamış kısır şehir hallerinden biraz uzaklaşmak, hayatımın kalabalığından uzaklaşmak, seslerden yüzlerden konuşmalardan sorulardan konuşmaktan. anlamsız herhangi bi şeyle vakit geçirmek için çok kısa hayat ya, yapılıcak o kadar anlamlı şey varken hem de. sükunet sessizlik huzur sessizlik sessiz.
20 kasım 2011

---

dün akşam trafikte bunalmışken aklıma takılan şeylerden biri: bi insanın korkmuş - dehşete düşmüş - şaşırmış - panik olmuş - boş bulunmuş - gafil avlanmış bi yüz ifadesini gördüysem (ki çoğu dramatik durumlarda diil tuvaletteyken yanlışlıkla kapıyı açmakla filan karşılaşılan ifadeler oluyo) kesinlikle unutmuyorum. o yüz ifadesi zihnime kazınıp kalıyo yıllarca. yani resmen listesini yapabilirim bu tip durumların o derece net hatırlıyorum hepsini.

19 kasım 2011

---

"bu kalemle en son bunlar yazılmıştır."

idam kararından sonra kalemi kırmak gibi.

16 kasım 2011

---

farklı şehirlerden topladığımız anı eşyaları gibi insanlar biriktiriyoruz işte hayatımızda. hepsi farklı bir öykü. hem hüzünlü hem keyifli bir yan var bunda. kayıplara üzülmemek ama yas da tutmaktaki hüzün ve keyif gibi.

16 kasım 2011

---


beni insan ilişkilerinde çeken şey, "intimacy" hali. samimiyet yakınlık, başka bi insana yakın olmak, ona kendini anlatabilmek, onun farklı dünyasını tanıyabilmek. bu şey gibi, hayatta en büyük değerlerden birinin çeşitlilik olduğunu düşünüyorum. bu yüzden insan haklarıyla ilgili mevzularda inanılmaz liberalim mesela, herkes benimsediği hayat tarzını yaşayabilmeli filan. ya da seyahat etmeyi yeni yerler görmeyi bu kadar seviyorum. ya da sosyal çevremin sadece kendi sosyo-ekonomik statümde bikaç insandan ibaret olmamasını istiyorum. ne bilm tuhaf yemekleri denemek hoşuma gidiyo filan. çünkü dünya aslında çok büyük bi yer ve bizim zaman olarak da (100 yıl) mekan olarak da yarı çapımız çok küçük aslında. ne bilm hayatımızın sorunu haline getirip uğruna günümüzü berbat ettiğimiz şeyler bi adım uzaklaşıp dünyaya hayatına sokağına ülkene geriden baktığında ne kadar absürd derecede küçük kalıyo. ama sen kendi küçük dünyanda hayat senin dünyanda ibaretmiş gibi sanabiliyosun saçma bi ego trickle. bunun böyle olmadığını yüzüme vuran şeylerle karşılaşmayı seviyorum, benimkinden çok farklı marjinal hayatlar, alışık olmadığım içkiler yemekler yataklar, hayatımda ilk kez gördüğüm ağaçlar gibi. işte yeni bi insanı tanımak da aslında hiç yemediğin bi yemeği tatmak gibi. yolculuğun süresince karşına çıkan her insan, bi şekilde herhangi bi sıfatla hayatına dahil olan hikayelerinin bi kısmına da olsa tanık olduğun yepyeni bir renk. ve ben yeni hikayeler dinlemeyi onlarla oynamayı bi parçası olmayı bi parçam haline getirmeyi seviyorum. benim için insan ilişkilerinin özünde bu var.

varolmanın dayanılmaz hafifliğinde tomas'ın tereza'yı neden aldattığıyla ilgili bölümlerde şöyle bi şey anlatıyodu. tomas bi cerrah ve her kadınla cinsel ilişkisini, hastalarını ameliyat ederken vücutlarına neşter atmak gibi, sevişmenin de dünyaya neşter atmak gibi olmasından dolayı sevdiğini o yüzden bu kadar çok ve farklı kadınla seviştiğini anlatıyodu. tomas için dünyanın özüne kavuşmanın yolu bi kadınla sevişirken onun özüne, o en "kendiliğinden savunmasız spontane" haline gafil avlandığı anlara dokunmak bunları toplamak yani adeta. işte ne bilm yatağa düştüğü andaki yüzündeki düşmeden kaynaklı bir anlık panik ifadesine şahitlik etmek, onları "özgün" yapan şeyi diğerlerinden ayıran şeyi görmek.

benim için de insan ilişkileri genelinde böyle. yani bi insanı tanımak, onun hiç kimsenin bilmediği yanlarına tanıklık etmek, belli bi durumda hangi mimiği yapacağını bilecek kadar özümsemek, o kişiyi çözmek, onu "o" yapan şeylere vakıf olmak. her ilişkide farklı derecede olsa da benim insan ilişkilerinden aldığım hazzın temelinde bu var. bi insanı tanımak, tıpkı yeni bi toprağı tanımak gibi dünyayı deneyimlemenin ve bir şeyleri perspektife oturtabilmenin bir yolu.
16 kasım 2011

---

hayatımda gururun tek kendini hissettirdiği zaman insanlarla paylaşacak güzel haberlerim olduğunda...dır.

15 kasım 2011

---

spontane olabilen fazla sorgulamadan aksiyona geçebilen potansiyeli kinetiğe dönüştürebilen insanları seviyorum. lafta bırakmayan üşenmeyen, neden olmasın diyip atlayıp gidebilen. öyle olmayı ve olduğumda kendimi de seviyorum.

"yoldayken yol olmak"a dair bi şey var bunda.
14 kasım 2011

---

mutluluk; gönlünden geçenle başına gelenin bir olması.

mutsuzsan, ya gönlünden geçeni ya da başına geleni değiştireceksin demek ki. biri odaiçi biri odadışı. epey basit aslında.

genelde mutlu bi insan oldum ben. ya gönlümden geçen başıma geldi ya da başıma geleni gönlümden geçirdim. gönlümden geçip de başıma gelmeyenlere de takılı kalmadım, başıma geleni de benimsediğim için.

aferin bana.
13 kasım 2011

---

alain de botton anlatıyodu hüzne dair. hüzünlü olduğumuzda ruhumuza aydınlık bizi neşelendirecek hayatla ilgili umut aşılayacak gibi görünen yerlerdense, yalnız soğuk hüzünmü ümitsiz yerlerin, bizi daha iyi anladığını hissedeceğimizden daha iyi gelebileceğini. bazen bi mutsuzluğu çözümlemenin yolu onu kovalamaya çalışmaktansa, onunla uğraşmak yüzleşmek oluyo.

birini özleyince iki şey yapabilirsiniz, aklınızı bundan almak için kafa dağıtıcak unutturucak şeyler yapmak, belki bi arkadaşla buluşmak dışarı çıkmak içmek eğlenmek. ya da oturup onunla ilgili fotoğraflara bakar yarım kalmış işlerinizi tamamlarsınız yas tutarsınız. ikisinin de ruha iyi geldiği zamanlar oluyor işte ikisini de yapabilmek kabullenmek lazım ikisi de gerekli ikisi de doğal.
12 kasım 2011

---

bi yerde yazmıştım sanırım zamanında.

bi gün olur da manu chao dinler ve keyiflenmezsem, işte çocuklar o zaman sıçtık demektir. benim turnusolum bu.
7 kasım 2011

---

Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar. Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar. Ve sırf dardı diye kafalar düşünmeyi bırakıp, sevmeyi denedik. Sarılmak yakar bizi deyip, aşkı hep uzaktan sevdik. (Charles Bukowski)
2 kasım 2011

---

saatlerin geriye alınması da etkisini anında gösteriyo, hava erkenden kararıveriyo. bu kadar olur.

31 ekim 2011

---
 friends'deki chandler efendime söyliyim desperate housewives'daki susan tarzında böyle bi ördek halim sakarlıklarım filan hiçbi zaman bitmicek galiba benim.

turşu aliyim derken bidonu düşürüp mutfağın turşu suyu içinde kalması. onu siliyim diye getirdiğim su dolu kovanın kavanozla aynı şekilde elimden kayıp daha da büyük bi hasara sebebiyet vermesi. tekrar viledayla topladıktan sonra tuvalete dökücekken kovanın tekrar elimden kayıp yere boşalması. gibi hadiseler başıma gelmeye hep devam edicek galiba.

ya da o ofisin balkonundayken içeri girmeye çalışıp önce cama çarpıp düşüp sonra içerde ayağımın kayıp düştüğüm gün gibi.

ya da aklımın dağınık olduğu bi sabah sokakta park halindeki taksiye çarpmam gibi.

ya da ev tutup kirasını ödeyip akşamında terasında bi bira içtikten sonra ertesi gün boya badana yapılırken simultene olarak işten atılmamla daha içinde oturamadan ev hayallerinin suya düşmesi, kolilediğim kitapları kös kös boşaltmak ama yine de neyse en azından bi bira içtik diyebilmek gibi :)

bende de bu var işte..

"a series of unfortunate events"lerden mütevellit bi eğlence işte.
30 ekim 2011

---

radyoda van depremiyle ilgili bi program var. "everything is connected in life" dercesine konuşuyolar.

travmalardan sonraki sürecin illa ki karanlık olması gerekmez. 40 gün yas süreci çile çekme diye bi şey var mesela, ve sonrasında bu acının seni büyütmüş olması. dibe vurdum ama daha da güçlü çıkarım ben burdan, demek gibi. küllerinden doğan phoenix gibi ya da "öldürmeyen şey daha güçlü kılar" demek gibi. ki travmadan başka bi şeyin bunu yaratması da zor aslında. krizi fırsata çevirmek gibi bi şey işte.

madem ki hayatımı olabilecek her noktasından kırdım, yeni kendi bana ait bana dair anlamları baştan kurma zamanı o zaman şimdi. aydınlıklarımın tekrar ortaya çıkmasının. crossing the bridge izleyip rakı içmek isterdim şimdi. bi gün batımı izlemek. üşüyerek bi sigara içmek. al işte hayatının oraya buraya dağılmış parçalarını, sıfırdan başla ne güzel işte, baksana.

dostlarımı seviyorum mesela. insanlarla içiçe olmayı yer yer, yer yer yalnız olmayı. skypetan singapur-barselona-taiwan-ankara-istanbul 5geninde muhabbet etmeyi mesela, ya da tek başıma sinemaya gitmeyi, ya da annemlerle meyve yemeyi ne bileyim işte. müzik dinlemeyi bi de, her zaman, müzik dinlemeyi.

şu radyodaki adamı (özcan beymiş kendisi) alnından öpesim geldi. afferin sana özcan.
güneş tutulmasının ardından beliren aydınlıklara gelsin o zaman..
pink floyd - eclipse

30 ekim 2011

---

bazı sözler, kavramlar, düşünceler olur hayatımın bir noktasında kulağıma çalınan, karşıma çıkan. o sırada tam anlayamadığımı ya da çok yüzeysel bir şekilde anladığımı (ama aslında daha ötesi olduğunu) içten içe bilirim. ve anlamaya değer oldukları da bir yanıyla aklımın bir köşesinde kalır. sonra bir şey olur, tak diye o aklımın bir köşesinde bekleyen şey çıkıverir, "şimdi anladın mı?" der gibi. işte derim bundan bahsediyormuş demek ki. hayatın kendince "zamanı gelince anlarsın" deme biçimi sanırım.

şimdi bundan hareketle;

"no matter how close two people are, an infinite distance separates them."

diyenin de bir bildiği varmış demek.

yazmak iyi gelecek sanki. kendi kendime oynadığım bir oyun gibi.

20 ekim 2011

---


midenin en birinci turnusol kağıdı olduğu her reflüde geçer aklımdan. bak yine. her nescafe içtiğimde de "kahve oraleti" olduğu geçer mesela aklımdan, onun gibi. doğru olsa da ukalalık olduğu bile bile yapılan zararsız ukalalıklar gibi. fırsat oldukça müslüm gürses'in sensiz olmaz'ının bülent ortaçgil'inkinden güzel olduğunu dile getirmek ya da amsterdam'da insanların perde kullanmamasının muhabbetini yapmak gibi. "ihsan oktay onar kitap yazsa da okusak" demek gibi.
10 ekim 2011
---

tercume yapmakta gomlek utulemek ve yuzmekle ortak bi yan var sevdigim. zihni keskinlestiriyo, o konsantre halin arkasinda. bir de, matematiksel bi yonu de var onu da seviyorum. ingilizce ve turkce bi cumlenin dizilimleri mantik silsilesi ogelerin sirasi ve birbirine baslanis sekli farkli ya. yazma hizina denk bi hizda cumleyi yan cumlelerine ayirip "su basa gelicek su araya su sona" diye yeniden dizmek, surekli parcalayip birlestirmek icinde kaybolup gittigim bi zeka oyunu gibi.
9 ekim 2011

---

uyuyamadığım gecelerde kendi kendime oynadığım iki oyun var.

bir. gözlerimi kapatırım. daha önce uyumuşluğum olan başka bi yatakta olduğumu hayal ederim. silifke'deki yataklardan biri, yayla'daki yatağım, kaldığım bi oteldeki bi yatak, bilkent'teki yurt odalarımızdaki yataklarımdan biri, amsterdam'daki yatağım, kınık'taki yatak, foça öğretmenevindeki yatak işte beraber uyuduğumuz 13 farklı yataktan biri gibi... o odalardan birinde olduğumu hayal ederim. bunu çok yoğun olarak düşündükçe, gözüm kapalıyken odanın biçimi değişir. sanki yatağın karşısında (ankara'daki odamda olduğu gibi) kapı yokmuş da, (amsterdam'daki odamda olduğu gibi) pencereler varmış mesela ya da sağımda duvar yokmuş da doğrulunca ayaklarımı o tarafa sarkıtabilirmişim. zamanla içinde olduğumu hayal ettiğim odanın içinde olurum zaten. buna o kadar inanırım ki, gözümü açtığımda kendimi içinde olduğumu hayal ettiğim odada bulacağımdan adım gibi emin hale gelirim. bazen gözümü zınk diye açıp boşluk olmasını beklediğim yerde burnumun ucunda duvar, duvar olmasını beklediğim yerde odanın geri kalanını görüp afallamak hoşuma gider. o kadar şaşırtıcı garip bi his ki o, acaip baş döndürür, nerde olduğunu algılayamazsın. bazen de gözümü hiç açmadan, o hayal ettiğim odada uyurum. amsterdam'da ankara'daki yatağımı özlerken çok oynamıştım bu oyunu.

iki. bu da ilk oyundan türeyen bi oyundu aslında. ilk oyunda şöyle bi sorunla karşılaşıyodum; gözümü kapatıp başka bi yatakta olduğumu hayal ettiğimde bazen o yatağın konumuyla-yönüyle yattığım pozisyon uymuyo gibi geliyo. mesela, ankara'dayken amsterdam'daki yatağı hayal ettiğimde, amsterdam'daki yatak ankara'dakine dik duruyomuş ne bilm biri kuzeye bakıyosa diğeri batıya bakıyomuş gibi geliyo. bu da hayal kurarken vücudumu hayalimde ne tarafa döndürmem gerektiğini hesaplamamı gerektiriyo. ama tabi genellikle bulunduğum yatakla içinde olduğumu hayal ettiğim yatak birbirine çok uzak yerlerde olduğu için sadece o an içimi kaplayan -ve üzerinde düşünürsem kaybolan kafamı karıştıran- hisse göre yapabiliyorum bunu. işte bundan hareketle şunu hayal ediyorum: "şu an burda diil de x yerde yatıyo olsam başım nereye ayaklarım nereye bakıyo olurdu?" bunun için nispeten yakın yani nasıl gidileceğini bildiğim bi "x" noktası seçip, oraya bulunduğum yataktan havalanarak yönümü hiç değiştirmeden süzülerek uçtuğumu hayal ediyorum. yatar pozisyonda işte üstümde pijamalarımla filan. arabaların üstünden binaların ağaçların arasından, bi yandan hem uçan vücudumu hem ufak görünen insanları ağaçları arabaları filan kuşbakışı izleyerek süzülmek. çok keyifli. mesela şu an lisemin önünde yatıyo olsaydım... vücudum yatağımdan olduğu gibi havalanır, sokağa inerdi. sokakta başım bizim apartmana ayaklarım yola bakıyo olurdu. sonra ordan bizim sokağın sonuna kadar giderdim vücudumun yönünü değiştirmeden... böyle böyle okulun önüne gelirdim ve başım okula ayaklarım sokağa bakıyo olurdu. gibi. yol ne kadar uzarsa yönümü bozmadan uçtuğumu hayal etmek o kadar dikkat ister. kafam karışırsa baştan başlamam gerekir ki mutlaka karışır asla bi seferde gidemem. çoğu zaman da bi türlü varamayıp uçtuğumu hayal ederken uyuyakalırım.
7 ekim 2011

---

mevsim geçişi. her mevsim geçişinde uyum sağlayamamaktan hastalanırım. gece yatarken fanila giymeye 3 gün geç başlasan mesela, ya da gündüz güneşine aldanıp akşam için mont almayı ihmal etsen. hiç sekmez. kaloriferler henüz yanmaya başlamadığı için evin karlı gecelerden daha soğuk olduğu günler işte. bu sefer aktif olarak hasta olmamaya çalışıyorum, vücudumu dinliyorum, çorabı hırkayı ihmal etmiyorum, limonlu çaylar içiyorum. hasta olmamam lazım. ben çabaladıkça inadına boğazımın yanması, burnumun ve içimin üşümesi artıyo.

gündelik hayat teorisi: demek ki, meğer kendi sorumsuzluğumla hasta olduğum günler bi yönden "onlar daha iyi günlerimmiş". "daha iyi davransam sonucu farklı olurdu" demenin ağırlığı ve pişmanlıktan ibaret olmadığını içinde belli belirsiz bir umut da taşıdığını idrak bi yanda, "daha iyi davransam da sonucu farklı olmayacakmış" demenin kendine dair hafifliği ve hayata dair karamsarlığı diğer yanda. iki durum da bi ayrı boktan ki zaten perspektiften ötürü hayatının verili bi anında o durumun şu ikisinden hangisi olduğunu da hiçbi zaman objektif olarak bilemiceksin. çünkü zaten "şu muydu yokssa bu muydu" yanlış soru, hayat algıladığındır.

neler neler yaşamayacaksın ki.. if you're in a hole, stop digging. diye de bi laf vardı işte.

çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

5 ekim 2011

---

şunu fark ettim.. bi türk'ün yazdığı ingilizce bi makaleyi okurken, ortamda yabancı insanlar var diye ingilizce konuşmak zorunda kaldığım türklerle olan konuşmalar gibi yadırgıyorum, sanki kafasında türkçe kurmuş kağıda ingilizce dökmüş gibi "orjinal kelimeleri"nin ne olabileceğini düşünüyorum bi yandan, ki aslında muhtemelen öyle işlememiş olduğunu kendimden de biliyorum hem zaten öyle olsa bile ne fark eder.. ya da dil kullanımına hatalarına filan takılıyorum. yani tercüme bi metin okuyomuşum gibi geliyo işte içimde "orjinal" metne ulaşmaya dair bi dürtü oluyo. halbuki okuduğum çoğu metnin yazarının ana dili diil ingilizce sonuçta ama onlarda böyle olduğunu fark etmezken, yazar türkse benimle aynı ana dili paylaştığı için daha fazla bilincinde oluyorum bunun. dil algısına yabancı bi dili benimsemeye dair algımla ilgili şeyler esasında. dil-zihin bağlantısı çok ilgimi çekiyo, dil öğrenmek de bu yüzden ilgimi çekiyo temelde.
23 temmuz 2011

---

babamın eskiden beri heycanla kaptırıp bi şeyler anlattığı konuşmalarda ikide birde bana yanlışlıkla "hüsnü" (en küçük kardeşi) diye hitap etmesini çok seviyorum. arada sırada yanlışlıkla "nuray" demesinden farklı bi dil sürçmesi bu, kullanım sıklığıyla alakası yok.

16 temmuz 2011

Hiç yorum yok: