"Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin
başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi
hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar."
paul auster-winter
journal'ı okumak için bir sebep.
15 ağustos 2012
---
dünya büyük, biz küçüğüz.
türlü türlü seyahat. evde yalnız sessiz gece.
çamaşırları yıkadım, daha asılacak. çantaları boşalttım, toparlayıp bi seferde
ev içinde bi turla yerlerine dağıtacağım ufak tefek ıvır zıvırlar kaldı
ortalıkta bi tek. kapının önündeki çiçekleri suladım, birazdan balkondakileri de
sulicam. döndüğümü duyumsadım. ben evde kendi kendime dolandıkça şu tren yerine
uçakla seyahat etmekten geride kalan ruhum da bedenimi yavaş yavaş buldu sanki.
ardından eski kartpostallar mektuplar geçti elime. ne kadar çokuz, güzeliz.
özüme dönmeye ilişkin bi his. hep düşündüm ama gerçek manasıyla şimdi anladım
sanki.. bütün olmak parça olmaktır, gerçek yolculuk geri dönüştür.
bir de
şunu düşündüm bu gece.. yolculuğun ilk günlerinde, döndüğümdeki taşınma hadisesi
aklımdan geçince heycanlanırken, sonlara doğru tam da anlamlandıramadığım bi
karın ağrısı veriyodu, böyle büyük bi adımın karşısında ayaklarının geri geri
gitmesi gibi, göz kararmasının (düşme isteği) ters simetriği gibi işte. şimdi bu
gece tekrar çok güzel bi sağlama olmuş oldu. bu gece, sahiden, özüme dönmeye
dair bi gece.
27 temmuz 2012
---
ispanya seferinin şimdiye kadarki kısmından kısa kısa..
*geleli aylar
yıllar olmuş gibi, böyle bir disconnect hali yola düşmenin en sevdiğim yanı.
burdan durup oraya bakınca, ne kadar farklı ne kadar ufak ne kadar uzak her
şey.
*çadırlı festival ortamını özlemişim. sefaleti de güzel. temel
ihtiyaçların günü yönetmesi bile güzel. yaşadığını hissediyo insan. yeri geliyo
çiş yapabilmek bile büyüüük bi hadise oluyo. şu hayatta hiçbi şeye "take for
granted" yapmamak, her şeye minnettar olmak lazım. bi de mümkün mertebe böyle
şeylere takılmamak, hayatı zorlaştırmamak, aza kanaat etmek filan, mızmızlık
dandik bişi. çişimi tutarken bunları düşünüyodum en son.
*insan çok
kolay adapte oluyo bişiylere, "normal"in olan standart 3 günde değişebiliyo, ne
güzel. gerçi çadır mat her şey yerli yerindeydi, yağmura rağmen çamur görmedik,
bayıcı sıcak olmadığı için öğlene kadar uyuyabildik filan. bi de organizasyon
epey iyiydi, duşlar tuvaletler şehre servisler vs. yine de iyi hırpalandık hala
kendime gelemedim. hasta olmiyim lütfen ya.
*bilbao'nun iklimi çok güzel.
tam dağ havası ferahlığı. baymayan güneş, akşamdan kalmalığa ilaç gibi gelen
oksijen, yemyeşil ufuk. festival alanı tüm şehri gören bi tepede süper bi
manzarası vardı, bi de rengarenk çadır kent.
*şimdiye kadarki en güzel an
sabaha karşı gün ağarmamışken hava gelsin diye çadırın fermuarını açık
bıraktığımdan üşüyerek uyanıp, uyku tulumunun içinde yavaş yavaş ısınmak çadırın
tepesine şıp şıp şıp yağan yağmuru dinleyip ıslak toprak kokusunu içime
çekmekti. büyülü bi zaman dilimi işte.
*alkolün su gibi aktığı
günlerdeyiz.
*bask bölgesi insanları çok sempatik, bilbao on numara, san
sebastian pek ferah.
*pincho olayının hastası oldum. tam benlik. minik
minik antin kuntin atıştırmalıklar yanında ufaktan gelen
çakırkeyiflik.
*güneş altında meydanda sokakta bira içip insanları
izlemek de özlediğim bi lezzetmiş.
*bir sevgilim olsa giderim balayına
balaaayına ah bi de bekarsam giderdim alayınaa alaayına şarkısının o kadar
konsere rağmen hala kafamın içinde çalıyo olmasına ne demeli
bilemedim.
*alkol/yorgunluk miktarını ayarlama acemiliğinden bloc partyyi
kaçırdım ve ne kadar kendime itiraf etmek istemesem de radioheadi sanırım
kıçımla dinledim. yine de everything in its right place ve paranoid androidin
tadını çıkardığımı biliyorum, paha biçilemez.
*salaş mekanlar, sokakta
içmek, turist olmayan sokaklarda gezmek en sevdiğim.
16 temmuz 2012
---
"foreigner" ve "alien". ikisi de türkçe'ye "yabancı" olarak çevriliyo. "bizden
olmayan"ı da kast etsek "yabancı", "başkasından olan"ı da kast etsek "yabancı".
yeri-yönü-yolu olmayanı ayrı tutmayan bi paradigma. ama tam da ayrı tutmadığı
için gözden kaçıran. ingilizcedeyse "foreigner" başka ülke vatandaşı, "alien"
benim ülkemin vatandaşı olmayan, anlamına geliyor. yani foreigner vatansızları
kapsamıyor, sadece yeri-yönü-yolu olan ama farklı olanları, diğer takımın
elemanlarını. alien ise yeri-yönü-yolu olsa da olmasa da "bizden olmayan"lara
verilen isim. daha içe dönük, daha "ben"cileyin bir paradigma. "benden diilsin
ya, yerin-yönün-yolun farklı olsa da hiç yerin-yönün-yolun olmasa da, fark etmez
artık benim için."
31 mayıs 2012
---
"Biz burada kısa bi süre de olsa, topluca yalanı, güzel hedeflere odaklanmayı
bırakıp kötüyü kabullenmeyi deniyoruz. Tüm kaldırımların yayanın bileğini kırmak
için özel tasarlandığını, aşk dahil hiçbir tadın eskisi gibi olmayacağını,
vapura atlayan şabalak kuşun anca 4 sene sonra karşıya dönebileceğini, emeklilik
günleriniz için çalışın, akademik yapın, yatırım yapın diyen ebeveynlerin
gençliğinde gezerken çektirdikleri şahane fotoğrafları, o sevgilinin hiç geri
dönmeyeceğini, dönse de aynı olmayacağını, ailenle o kavgayı kimsenin
unutmayacağını ama herkesin hiç yaşanmamış gibi de davranacağını, eskiden
şehirde gezinirken iki adımda bir rastladığın arkadaşlarının artık güneş batana
kadar binalarda tıkılı kaldıklarını, medyatik şovlar dışında hep zenginin
zengine, fakirin fakire destek verdiğini, insanların kalbini kırmanın eskiye
göre çok daha kolay olduğunu, zayıflıklar arttıkça kusurları bağırarak savunma
modasının da arttığını, yokolan parkları, kirlenen denizleri, açıklığı şaşırtan
trafiği, yıkılan büfeleri, kültür merkezlerini, kapanan tiyatroları, evet tamam
90'ların 20 sene önce olduğunu, ama 20 sene öncenin bile yeryer bugüne net
çakabileceğini, başkalarının mutluluklarına ancak seninkilere sevinildiyse
sevinilip kutlandığını, hiçbir şekilde gülmeyen insanları, hayatta mutlu
olanların memnun, memnun olanların mutlu olmaya vaktinin olmadığını..görüyoruz,
farkediyoruz, bişey yapıyoruz işte, yüklemi de siz koyun. Sadece 'güzel' belki
bu yılların hedefi diildir, kötü şeyler daha güzeldir belki artık. Dünyayı bir
pesimist kurtaracak demiyorum ama bir bakın olmadı. Sınavlara, derslere,
kariyere, ayrılığa, hastalığa, bozulan arkadaşlığa ve gün geçtikçe hayırsızlaşan
haberlere hep üzülmeyin, kiminin üzerine için şarkılar söyleyin, kutlayın
gitsin."
25 mayıs 2012
---
"you're the funny little frog in my throat" demek yutkunamadığın boğaz düğümünü
anlatmanın en aydınlık yolu heralde.
23 mayıs 2012
---
gidenler-kalanlar, hep kalanlar. bir de hiçbir yere gitmeyenler
var.
"herkes herkesle dostmuş gibi"yi aldım akşam. ankara var dostlar
var. kalakalmışsan kafayı toparlayana kadar gidilecek yer de dost olduğuna
göre.
21 mayıs 2012
---
yonca öbeğinin tepesine dikildim. güneş de benim tepemde dikildi. çömeldim,
bulamayacağımı bile bile dört yapraklı yonca aradım. ama gözümün ucuyla,
yarısına bakmadan geçerek. batıl inançlarım, uğurlu sayım, şans totemlerim filan
yok benim. burçlara da inanmam. uçak kalkarken 3 kulfu (böyle mi yazılıyo?) 1
elham okuyorum bi tek, o da nerden geçtiyse. neyse yoncayı ararken düşündüm. dev
uzaylılar geliyomuş, "6 ayak parmağı olan insanlar şans getirir" diye bi şeye
inanıyomuş. tepemize dikilip bizim yoncaları kurcalayıp 4 yapraklı yonca
aradığımız gibi 6 parmaklı insan arıyomuş. çok komik olmaz mıydı? bence olurdu.
15 mayıs 2012
---
dün eymir'e giderken şehirde, kaldırımdan yola inmeye çalışan kocaman bi
kaplumbağa buldum. dedim nasıl olsa eymir'e gidiyorum, götüriyim ormana
bırakiyim şunu da. uslu uslu oturdu walla yan koltukta o da. girişte kendisi
sayesinde prim yaparım arabayı alırlar içeri diye ummuştum ama o kadar muhabbete
rağmen arabayı almadılar. arabayı bırakıp yürümeye başladım ben de, yürümek için
gitmiştim zaten. sonra bi yerde ağaçların altında gölün kenarında oturdum biraz
ot bitki içinde. hava çok güzeldi, oturdum epey. tekrar yola koyuldum. zeybek
gibi ne bi şişe su ne bi şapka aldığım için parkuru sonuna kadar bitiremedim.
otostopla arabaya gidicekken, bindiğim arabadaki insanlar çok kafa tipler
çıkınca, ben de susuzluktan ölüyo olunca onlarla oturduk biraz. işime geldi çok
güzeldi çünkü manzara. sonra onlardan ayrılıp yine otostopa başladım artık geç
de kaldığım için, boş bulunup bindiğim arabadaki beni bıraktıktan sonra mühye
köyüne devam eden ve odtü'yle hiç alakası olmadıkları aşikar olan iki adamın
arabasında cengaverliğime bol bol sövüp epey tırstım ama bi sıkıntı çıkmadı
neyse ki. sonra p. ve c. ile drunk, sonra c'nin evinde çay-meyve sofrası.
pestilim çıkmış halde geldim eve.
niye yazdım bunu? çok "doğal halim"de
bir gün olduğunu hissettim her anında, ve dünyayla/hayatla çok barışık olduğumu,
ondan unutmamak için heralde.
ankara ritüelleri, sevilen arkadaşlar, yeni
insanların hikayeleri, kimse ilişmeden kendi kendine kalmaca, rahatlık ve
bunların verdiği aidiyet, güven/özgüven hisleri. güzel böyle.
24 nisan 2012
---
küçükken okulda filan başıma bi şey geldiğinde, bi yerden düştüğümde
yaralandığımda mesela, annemi çağırdıklarında annemin hep bulunduğum yerden
görünen okul koridorunda koşarak bana yaklaştığını, ya da içinde bulunduğum
odanın kapısından telaşla girdiğini hatırlıyorum, zihnimdeki resmi hep o anlara
ait. ve o zaman o durumun içinde, içinde bulunduğum sıkıntıyı bi anlığına
unutup, hani sanki kulaklarım etraftakiler duymicakmış gibi uğulduyo gibi
aklımdan geçenleri hatırlıyorum. yani zaten artık varmışsın, o kısacık koridoru
koşsan nolcak 2 sn-3 sn kazanıcaksın (gizliden gizliye bi "düşerken yanımda
olmadın ya ne fark eder artık" sitemi de var) o yüzden o hali hep gülünesi
gelirdi bana. sonra tam gülmek üzereyken annem yanıma varır sarsarak sarılır ya
da yaralanan yerimi incelemeye girişirdi beni sebze gibi elinde evirip çevirip.
benim kahkaham da dudağımın ucunda asılı kalırdı. sonra olay nasıl oldu şudur
budur. şimdi dönüp bakınca anlıyorum, annem bütün yolu aynı tempoda koşarak
gelmişti. bulunduğu yerden telaşla ayrılıp, panikle taksiye binip arka koltukta
yerinde duramayıp trafiğe sinirlenip saydırıp taksiden telaşla inip bozuk
paraları filan düşürüp koşa koşa olduğum yere geliyodu. zaten bütün yolu o
tempoda geliyodu, yürünücek yerlerde koşarak. hem de olayın sebebi yaramazlık
gibi kızacağı bi şey olsa "başım dertte" olsa bile.
aynı durum bi
yaramazlık yaptıysam veya gurur duyulucak bi occasion varsa ve geç kalmışsa
-mezuniyet, ruhsat töreni vs- yine tekrarlanıyodu.
annem işte.
7 nisan 2012
---
delilik çoğu zaman temelde tedavi edilmesi gereken bi şey diil. sıradışı
olaylara normal insanların verdiği sağlıklı bi tepki delirmek. "delirttiniz ulan
beni" de derler. ya da "şimdi bu adam delirmesin de n'apsın?". kimi o şekilde
baş eder kimi bu şekilde işte. kimi kendini alkole verir kimi..
7 nisan 2012
---
delilik çoğu zaman temelde tedavi edilmesi gereken bi şey diil. sıradışı
olaylara normal insanların verdiği sağlıklı bi tepki delirmek. "delirttiniz ulan
beni" de derler. ya da "şimdi bu adam delirmesin de n'apsın?". kimi o şekilde
baş eder kimi bu şekilde işte. kimi kendini alkole verir kimi..
5 nisan 2012
----
sokağın köşesinde bi adam var, dere pastanesinin karşısında. kaç yıldır var.
apartmanın duvarına serdiği erkek çoraplarıyla terlikleri satıyo. ama hiç işlek
bi yer diil. hiç hem de. bildiğin ara sokak, etrafta normal evler apartmanlar
filan. kaç kişi geçer ki ordan günde. bi hikaye uydurdum ben de. sivil polismiş
meğer bu adam, etraftaki bi apartmanda oturan ve çok sık ölüm tehditleri alan bi
emekli paşa veya emekli bakan gibi bi adama göz kulak oluyomuş, midye diil de
çorap satıyomuş işte. olamaz mı? gerçi satmaya çalışırken de pek bi hevesli,
geçen arabalara bile laf atıyo. ya da belki o köşeye bi çeşit bağlılığı var,
eskiden karısıyla o apartmanda oturuyolarmış karısı ölmüş mesela. sanırım satın
almıyorum diye yaşadığım vicdan azabını rahatlatmak için uyduruyorum bunları.
almamam da kendi sosyal gerginliklerimden aslında o kadar, bahşiş verememekle
aynı şey işte. neyse aklıma yatmıyo işte, kim alır ki diyorum her seferinde,
alan kimseyi de görmedim zaten. bi gün gidip sorucam. niye bu köşe, mutlaka bi
sebebi olmalı. bugün yanından geçerken satmaya çalışacağından emindim, denerse
alıcam bu sefer dedim. denemedi. yarın bi çorap alıcam o adamdan.
20 mart 2012
---
perde perde karardı hava. "hah tam şu an biraz daha karardı". okumak gittikçe
zorlaştı, kitabı bitirir bitirmez baştan başladım. perde perde uyku bastırdı.
alacakaranlıkta uyumuşum, uyandığımda karanlıktı. bir gece öncenin son izleri de
böyle silindi gitti.
18 mart 2012
---
tuzluğu kırdım. tabi ki. annem kırılan tuzluk yerine berlin'de otelden tekila
içmek için yürüttüğüm, sonra da hatıra olsun diye getirdiğim ama evde nerde
olduğunu bilmediğim tuzluğu koymuş bilmeden. görünce şıp diye tanıdım. eğrisinin
doğrusuna denk gelmesi.
film izlerken def edemiyceğin bi uyku
bastırdığında rüyayla film birbirine karışır ya, o uyur uyanıklık hali
debelendikçe uzar. sonradan silkinip filmin kaçırdığın kısımlarının
düşündüğünden çok daha fazla olduğunu fark edersin. onun gibi bi hal işte.
14 mart 20120
---
- hani insanın canı sıkılır ya, boşluktan filan. benim hiç canım sıkılmıyo
biliyo musun? hiç canımın sıkıldığı bi zamanı hatırlamıyorum.
12 mart 2012
---
bir şey anlatmak;
ağzından çıkanla aklındakinin bir olması;
ağzından çıkanla, dinleyenin kulağının duyduğunun, anladığı/"anlıyorum"
dediği şeyin bir olması;
öyleyse bile anlattığın şeyle dinleyenin
anladığı şeyin bir olduğunu, dinleyenin sana anlatabilmesi;
senin
anlattığın şeyle dinleyenin anladığı şeyin bir olduğunu, dinleyenin sana
anlattığında bunu anlayabilmen...
o kadar zor ki.
yine de;
anlatmaya da dinlemeye de hevesim var.
12 mart 2012
---
sesimin güzel olmasını çok isterdim aslında böyle özgürce şarkı söylemek filan
çok eğlenceli bi şey. bi de seviyorum da yani. ama ben sadece yalnızken veya
sarhoşken şarkı söyleyebiliyorum. bir allahın kulu da çıkıp "sen bana zamanında
şu şarkıyı söylemiştin" diyemez. en azından kötü sesime maruz bırakmıyorum
insanları. annem öyle diil. hem benimkinden de berbat bi sesi var, sıfır ritm
duygusu sıfır zarafet, yine de gitti koroya katıldı. sonra solo yapmak zorunda
bırakmışlar (gitsin diyedir o da) onu beceremem diyip ayrıldı. beni de
ortaokulda koroya sokmuştu. müzik kısmı fena diildi aslında, konsere çıkmak
filan. ama onun dışında saçma sapan bi sosyal aktiviteydi, sonraki yıl tiyatroya
girmiştim çok daha eğlenceliydi. ilkokulda polyannanın kötü teyzesi polly teyze
olmuştum hehe. neyse bi de ilkokulda masatenisiyle paralel halk oyunları maceram
olmuştu. halk oyunları yine annem istediği için. hiç sevemedim o kıyafetleri
müzikleri, kafkası seviyodum bi tek. sonra da böyle saçma sapan şeyleri alıp
cvne yazmanı filan bekliyolar mesela bakın ne kadar sosyalim filan diye. ilkokul
düzeyindekileri diil tabi eheh ama ne bilm yok üniversitede münazara yaptım yok
yurtdışına bilmem neye gittim. lan halbuki benim "amsterdam'da burslu master"
diye yazdığım şey hayatımın en aylak, en sorumsuz, en "illegal" senesiydi bırak
hukuk masterını. annemlerin ilkokul aktivitelerinde böyle bi kaygı güttüğünü
sanmıyorum tabi (annem daha benim yaşımdaymış ben o yaştayken düşünsene benim 7
yaşımda bi çocuğum olduğunu, defne gibi filan. enee.) o kadar "bilinçli"
diillermiştir yani de.
12 mart 2012
---
"ölmek istersen, tetiği ben çekerim." söz buydu. böyle bi şey yapmadan önce
kadını arayacaktı. aslında kandırmaca olduğunu ikisi de biliyolardı. yani kadın
tabi ki tetiği çekmezdi, adam da tabi ki kadını o tetiğin çekilmesini içten içe
hala istemediği için arardı. belki söyleyebileceği, hayattan düşmemesini
sağlayabileceği, bir umut bağlayabileceği son bir şey olabilir diye. daha önce
de böyle olmamış mıydı? "hayattan düşüyorum" dediğinde her şeyi bi yana koyup,
kendi yoluna gitmesi için sakinleştirmişti onu. şimdi hala en azından o "son"
anda işte, adamın bu sözü hatırlayacağını umuyordu. "proxima estacion:
esperanza" anonsunu duyunca metroda, şarkıyı hatırladı ve gülümsedi. hiç
sevilmemiş bir şarkı bile nasıl o günleri çağrıştırmıştı yine, eh metroda
(trende) olması da tesadüftü işte. 2004'te de duymuştu bunu, madrid metrosunda
yine. hangi şarkının başında geçiyodu peki? sanki önemli bir turistik hadise
tecrübe etmiş gibi, ne bileyim işte büyük bir kiliseyi ya da güzel bi müzeyi
gezmek gibi, sevindi. halbuki hangi hat olduğuna bile bakmamıştı, öylesine denk
gelmişti işte. berlin'de birden bire "memeler strasse" durağında durup durağın
adını fark ettikleri gibi. alexanderplatz durağındaki dondurmacıdan dondurma
almak için trenden atlamış, bi sonraki trene dondurmalarıyla binmişlerdi. güzel
bi şehirde olmanın mutluluğunu o zaman da hissetmişti. yapış yapış yaz sıcağında
berlin duvarı, checkpoint charlie gezerken bile.
12 mart 2012
---
"-gece sarılıp uyumuşuz.
-seninle başka nasıl uyunur bilmiyorum
ki.."
sabahında mide bulantısıyla uyanmak istemiyceğim bi geceydi
aslında. "o son birayı içmicektik." her şey ne kadar tanıdık bi yandan da uzak.
izlediğim eski bi filmi hatırlar gibiyim, kendi geçmişimi diil de. (onu da böyle
mi hatırlicam acaba diye önce belli belirsiz bi sızı ardından bi rahatlama geçti
içimden, sonra kayıtsız halime geri döndüm.) yine de burda olmak güzel, güvenli.
anlatamasam da bi şeyler anlicaktır, zamanı aşan bi bağ bu artık. anlamların
yerle bir olduğu anlarda çocukluğuna sığınmak gibi bi şey işte. bazı şeyler hiç
değişmiyor.
11 mart 2012
---
küpe teki kaybetmek konusunda özel bi yeteneğim olduğuna inanıyorum. bi de
ankara'nın ufacık olduğuna. bi de yol kenarı çeşmelerinin su kaynağının üstüne
yapıldığına. bi de "varyemez amca"nın anlamsız bi kelimeden yapılan bi isim
olduğuna. bi de alka seltzerin on kaplan gücünde olduğuna. bi de "dalga
geçme"nin faydalarına. sıkıcıyım sıkıcı. "galata house"tan sonrakine benzer bi
hırçınlık da var ama üzerimde, yok diil.
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=IFnDvMNHeos
11 mart 2012
---
bu haftasonu national park harz'a gidicez. haftaya da günübirlik hannover, yol
1.5 saat sürüyomuş trenle. hızlı trenle eskişehire gidip gelmek gibi işte
babaannemle yapmıştık.
kayak yapmayı bilmiyorum. küçükken 1-2 sefer
günlük elmadağ çıkarmalarında denemiştim sanki. ama o haftasonları hep ateş
başında sucuk-ekmek yemek, karla oynamak, kızak kaymak, umutla koşuşturmakla
geçti daha çok. neyse ama hatırladığım kadarıyla eğlenceli bi şeydi, öğrenmesi
de çok zor diildi. esin'in italya'daki kayak hikayeleri geliyo da aklıma, ne
kadar kötü olabilir ki? gökçe "iyice doğa sporlarına verdin sen de kendini"
diyince "e burda yapıcak başka bi şey olmadığı için öyle oldu" demişti, benimki
de o hesap sanırım. olsun iyidir hevesliyim.
burası ufak sessiz bi yer.
türkiye'de olsa ilçe yapmaya tenezzül edilmicek küçüklükte. aslında alanı insan
popülasyonuna göre çok geniş. istanbul'da bazen insanlar üstüste yaşıyo olmalı
gibi geliyo ya hani, burası onun tam zıttı. insanlar serpiştirilivermiş gibi bi
tenhalık.
bol bol okuyorum. film izliyorum. aslında fransızca'yı
geliştirmeme yardımı olucak bi yer olsun istiyodum, strazburg gibi. ama burası
da beklenmedik bi şekilde "tam ihtiyacım olan şey" çıktı. yine de almanca
öğrenmemeye kararlıyım o ayrı. yabancı bir yerde olma hissi çok güzel. her şey o
kadar yeni ki, hansel ve gratel'in pasta eve daldığı gibi dalasım geliyo
sokaklara. ve tabi inanılmaz güvenli olduğu için hiçbir engel yok bunun
önünde.
keşfedicek çok şey var hala. böyle olduğu sürece sıkıliycağım
kesin. bi yandan da çok yalnızım. ama güzel anlamda. yani her yerin birbirine
yakın olması, çok az yabancı olması, tek başına yaşamak bunların hepsi insanı
yalnızlaştıran faktörler zaten. o yüzden kendi kendime kalıcak işte böyle
yazıcak filan zamanım da çok oluyo. memnunum bu yalnız hallerden de.
vay
be kalkıp gelmek bu kadar kolaymış meğer. burdayken her şeyden bi adım geri
çekilip izlerken, her şey ne kadar farklı görünüyor. ihtiyacım varmış böyle bi
bakış açısı değişikliğine. bi de bi de, hava epey soğuk. yani ne kadar kalın
giyinirsem giyiniyim, vücudumun alışık olmadığı bi ortam sıcaklığı olduğundan,
sürekli üşüyorum. ne bilm burnum dışarda kalıyo kıpkırmızı oluyo filan. ama
ayıltıcı diriltici bi etkisi var üşümenin, rahatsız diilim. bi de hava inanılmaz
temiz inanamıyorum. amsterdam gibi. oksijen içtiğini filan hissediyosun resmen.
hani karadeniz'de filan yaşıyoruz bunu ama ufak da olsa şehrin ortasında bunu
hissetmek inanılmaz bi şey. arabaların olduğu bi ortamda bu kadar temiz hava,
kıbrıs'ta casinolarda oksijen bastıklarından sigara dumanının havada asılı
kalmaması gibi bi şeyi hatırlatıyo. truman show hissi. havasından suyundan da
memnunum kısacası memleketin.
maddi açıdan.. burası epey pahalı bi yer,
luzern kadar olmasa da. bol güneşli stüdyo dairemin kirasını da hesaba katınca
sağlam tercüme yapmam gerekiyo rahat geçinebilmek için. ama yapılabilir bi şey.
yani benim burda kira dahil yaşamak için ayda 1000 euro'ya filan ihtiyacım var.
(baştaki vize sigorta vs tek seferlik masrafları istanbul'dan beri
kazandıklarımdan yaptım.) 2500 lira desen. haftada 650 liralık filan tercüme
yapmam gerekiyo, ki bu da haftada 40 sayfa eder. yani 5 gün yapsam günde 8
sayfa. 1 saatte 2 sayfa çevirdiğime göre, günde 4 saatimi tercüme yaparak
geçirmem gerekir. ki bu zaten part time iş demek işte ankara'da da bu düzende
yaşıyodum. işte pazartesi sabahına 23 sayfalık tercüme var mesela şimdi
elimde.
ha bi de yemekler var tabi. yani işte pahalı bi yer ama marketten
alıp evde pişirdiğin şeyler de değişik geldiği için bi sıkıntı olmuyo. işte ayda
500 euroya haftada 1-2 dışarda yemek, haftada 1-2 gece alkol. konser tiyatro vs
aktivite biletleri (zaten bunların bedava olanı da çok oluyo). rahat market
alışverişi bi de ara sıra ufak tefek giysi ıvır zıvır alışverişi standardında
yaşayabiliyorum. marketten saçma sapan peynirleri şarapları denemek çok
eğlenceli. abur cuburları da öyle. ev işini de bi sever oldum zaten. gidip böyle
gururla bi ton deterjan temizlik malzemesi alınca özellikle. amsterdam'da da
aynısı olmuştu, sonra ankara'da terası tutunca da tıpatıp aynısı. beceriksizce
de olsa kendi başımın çaresine bakabiliyorum işte, azcık daha sararsam bu moda
hamarat bi insan olcam bile denebilir :) vaktim de var bu tip şeylerle uğraşmaya
o yüzden keyifli.
derken hayaller bitince seyahat programı da bitti ve
tercümeyle başbaşa kaldım.
10 mart 2012
---
peki mesela birlikte yaşanabilicek bi insan mıyım ben sence. ilçeden çıktık,
cunda yoluna sapıyoruz. akşam üstü. niyetimiz gün batımına rakıya yetişmek. bay
nihat ve muhteşem mezeleri. rüzgar gülünü alacağımız gündü o gün. -tabi canım
yaşanır senle, keyifli ama öyle "yuvayı dişi kuş yapar" hadisesi var ya, sende o
yok. //onda var mıydı? evet çok güzel yemek yapardı. çok güzel. öğrenirim ben
de, nedir?// ama olsun bende var. seni de böyle seviyoruz. hem beraber yaşasak o
kadar ev işi yaptırmazdım sana, şimdi tatildesin diye ve çok hevesli olduğun
için. normalde böyle olsa bunalırdın, beraber yapardık her şeyi. sen süpürürdün
ben arkandan vileda çekerek gelirdim mesela. -hem ben ütü yapmayı da seviyorum.
-iyi de, ama mesele bu diil ki. hiçbi zaman da olmadı zaten. daha sonra rakı
içerken acı bi konuşmadan sonra gözlerimin içine bakıp "garson hesabı getir
sevgilimin gözlerimin içine bakarak sevişmeye ihtiyacı var" da dedi, demedi mi?
garsonun duymiycağı bi ses tonunda. başka bi gün gündüz de bir yerden ilçeye
dönüyorduk. gündüz olduğuna göre haftasonu. akşam olmadığına göre alkol
almamışız. alışverişten heralde. çok ağlamıştım. -tamam yeter artık ilçeye
geldik sus. sonra fotoğrafını çektiği anda özetleyeceği bi üzüntü vardı o
ağlamada da. dunyanin basina yikilmasi hissi iste, o fotografta o kadar net
goruyorum ki bunu gozlerime bakinca. bunun bile bi anlamı vardı. o akşamsa
alacakaranlıkta gri havada kavak ağaçlarını gördüğümüz yoldaydık. aslında baya
baya geceydi ama ara ara bi köy evinin aydınlattığı karanlık bi yol. bi karanlık
bi aydınlık. hafif çakırkeyif. hani o sırada zihninizin tamamen açık olduğunu
sanırsınız da -şu anki gibi- aradan zaman geçip dönüp bakınca "ne kafadaymışım
ya" dersiniz, öyle bi araba yolculuğuydu. görüntü soğuğu çağrıştırsa da havanın
sıcak olduğu günlerdeydik. evde gündüzleri eşofman akşamları etek giyiyodum. o
akşam da, yani sonraki, fotoğraf akşamında da etek vardı üstümde. yara izimi
öptüğünde. hem de bi hiç uğruna, sayıklamalardaki gibi işte. onun da işi
zor.
mayıssıkıntısıymış bizi boğan meğer, sonradan bildim.
9 mart 2012
---
dün gece bir rüya gördüm. bu sabah daha doğrusu. bi evdeydik. bi arkadaşının
evinde. sabahmış sanki ya da akşam mı bilmiyorum günün garip bi zamanı. gri loş
bi hava var. her şey birden bire olup bitiyo. ve birden uyanıyorum. rüyadan
kopuş gerçekliğe dönüş puf! the child is grown the dream is gone tadında. ve
uyuşmuş bi şekilde uyanıyorum. keyifli bir uyuşukluk. uyandım ki gri bi loşluk
var odada. sabah olmuş ama güneş doğamamış sanki. tüm şehri büyük bi spor
salonunun içine hapsolmuş gibi gösteren yek pare gri bi bulut var gökyüzünde.
yağmura dönüp rahatlamicak, bütün gün boğazımıza çöreklenip durucak akamicak bi
damla işte. sıkıntının özü böyle vücuda gelmiş hali, harry potter vari bi
evrende, bu bulut olurdu sanırım. neyse işte öyle bi havaya uyandım. soğuk
rüzgarlı ama kuru. tam "işe gitme sabahı". 7:41di, ben saati 8:00'e kurmuştum.
yataktan kalkmadım. yirmi dakika ara ara içim geçerek soğuk odada uzandım.
yastığımı duvardan tarafa koyduğumda kafam üşüyo. o yüzden bunun gibi soğuk kış
gecelerinde yastığımı ayak tarafına koyup ters yatmayı adet edindim. gece
perdeleri açık bırakınca, oda daha çok soğuyo ama sabah uyanında karşımda
gökyüzünü görüyorum. hem sabahları biraz üşümek keyifli bi şey. sıcak duşta
ısınmak sonra :) neyse işte 20 dakikayı 20 dakikada anlatmak olsun bu da. o
yirmi dakikayı sevişerek, uyuyarak, okuyarak, üşüyerek, sarılarak, öperek,
konuşarak, günaydın diyerek, çıplak, uykulu, akşamdan kalma, uykusuz, rehavet
içinde, hasta, mide ağrısıyla, buscopanla gavisconla, hayal kurarak rüya görerek
mutlu olarak sevinerek kalbim kırılarak geçirdiğim ve elma yediğim sabahların
hatrına; yataktan kalktım.
9 mart 2012
---
bugün sabah mülakata hazırlanırken, modern sabahlar bitmeden uyanmak, sabah
duşuyla kendine gelmek, iş kıyafeti giymek, makyaj yapmak, anneyle minimum
iletişimde kendi halinde güne hazırlanmak gibi sabah rutinlerini özlemiş
olduğumu fark ettim. bi yandan da "mülakat iyi geçerse her sabah bu rutine
dönücem" düşüncesi yılgınlık verdi. sonra cafemizdeki o corporate avukat çocuğun
kulak misafiri olduğum sinir bozucu yapaylıktaki kibar telefon konuşmaları iyice
tiksindirdi. gerçi birleşmiş milletler farklı olur heralde.
öyle ya da
böyle çıkmıştım işte o sistemden, şimdi tekrar girmek şart mı? kendimi idame
ettirebilicek mütevazi bi düzen de oturtmuş doktorayı yoluna koymuşken. aylak
olmamak overrated. ya da şöyle diyim, aylak olmamanın tek yolu bu diil aslında,
hayat üçgenimi yaratmıştım aslında ne güzel. karışık hisler içindeyim. neyse ki
iki yol da güzel, hangisi olursa aklım diğerinde kalmicak.
9 mart 2012
---
yazarken tıkandığında sardığı bi takıntıydı bu. kaldığı kelimeyi tekrar tekrar
yazıp siler, ya da imleçle bulunduğu noktanın etrafında dörtgenler çizip
dururdu. yazacağı şeyi düşünmeye odaklanabilmek, dağılmamak için yaptığı bi
şeydi bu ama bazen ucundan yakaladığı bi hayale, bi güneş ışığına veya
gökyüzündeki -uçak geçmesi gibi sıradışı türlü hadiselere dalar veya onun
yüzünde kendi mimiğini gördüğü kısacık mutluluk anlarından biri çakardı
zihninde, ne kadar uzaklara gittiğini fark ettiği an "buraya nasıl geldim" diye
düşünce merdiveninin sonuna kadar gidemeden başka bi çağrışıma kanar başka yöne
savrulurdu. işte yine öyle güneşli sessiz dışarının soğuğunu gören ama
hissetmeyen bi ev bulutuna gömüldüğü öğleden sonralardan birinde keşfetti üç
nokta ve iki noktayı.
bir düşünceyi sonuna kadar götüremediğin, bir
öykünün sonuna nokta koyamadığında, o yazamaz halde beklemekten kırıldığında,
yapabileceğin üç nokta ya da iki nokta koymak olacaktır. noktanın sayısını,
başladığın düşünceyi sonuna kadar götürüp götüremeyecek olmana dair
iyimserliğin/kötümserliğin belirler. iki nokta, "to be continued" demek gibi bir
şeydir, iki noktayı koyduğun anda bir gün nokta da koyabileceğine dair umut
yönündür. üç nokta da "bu da böyle kaldı" minvalinde bir kapanış. biri umut biri
umutsuzluk değil, ikisi de tevekkül. bir "yere" varamadım ama "yoldayım"
demektir ikisi de.
satırın sonuna bir üç nokta koyup bilgisayarın
başından kalktı. sigarası bitmişti ve evde bulduğu karanfilli sigaralarla ince
sigaralar (ya da onları açık hava sevdasına balkonda içerken yediği soğuk)
başını ağrıtmıştı. sigara almaya çıkmak da, kötü bir şey yapıp yakalandığında o
ilk yüzleşme anında çalan telefonun işlevini gören bi şeydi sonuçta.. konu
değişmişti işte. mentollü sigara içmeye de o gün başladı.
"o günlerde
iklimin de etkisiyle düşünmeyi, daha doğrusu bir düşünceyi sonuna kadar
götürmeyi ve çıkarımlar yapmayı bırakmıştım; yoksa durumuma katlanamazdım.
hapishane, savaş gibi deneyimlerden geçenlerin iyi bildiği bir savunmadır bu,
gerçeği bütünüyle kavramaktan, gelecekten isteklerde bulunmaktan vazgeçmek,
yalnızca bir sonraki saati hedefleyerek yaşamak. tropikal iklim de, bu tür bir
gerçeklikten geriye çekilme, kendini rölantiye alma işlemi için çok uygunda; eşi
bulunmaz bir umursamazlık ve aldırışsızlık kazandırmıştı bana; hamağında siesta
yapan Meksikalı bir çoban rehaveti içindeydim. geç kaldığım, gündelik tartışma
seansı yerine kendi ameliyatım bile olsaydı, telaşa kapılacak halim
yoktu."
-kabuk adam'dan.
5 mart 2012
---
"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent
vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve
yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak
böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm
kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim
hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda.
Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak
saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne
bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu
köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm
yeryüzünde.
"sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup
hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı; nasıl
yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın, başka bir yol, başka
bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara
saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde
yaşadın. neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar
küçümsüyorsun?"
-kızıla boyalı saçlar'dan.
kitabı okuduktan yıllar
sonra bi gece cem'in evinde çiş yaparken burun buruna geldiğimi ve çarptığını
hatırlıyorum bu yazının. ve mustafa hakkında her şeyi izlediğimizde "düğününde
'bir derdim var' çalan çiftin evliliğinden ne bekliyoduk zaten?" dememizdekine
benzer bi şekilde, allah belanızı versin ne biçim ev lan burası diye iyi bi
sövdüğümü.
kavafis'e bir mourselas'a iki. ikisinin de gözlerinden
öperim.
3 mart 2012
---
büyük amcamla babam yaramazlık yapıp dedemden dayak yediğinde, onların yediği
dayağa üzülen babaannemin yaramazlık yapmamış olan küçük amcamı dövmesindeki
çıkış noktası da adalet mesela. dedemin küçük amcamı genel olarak kayırması,
babamla büyük amcamın bu yüzden küçük amcama yüklenmesi. adaletsiz bir bütünle
ödeşmeye çalışan adil parçalar ve adaletsiz parçalarla ödeşmeye çalışan adil bir
bütün..
26 şubat 2012
---
"sanki bu dünyada ne olduysa siz yokken oldu bayım!"
-aramızdaki en kısa
mesafe'den.
21 şubat 2012
---
we are such stuff as dreams are made on; and our little life is rounded with a
sleep.. rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir
küçücük hayatımız.
15 şubat 2012
---
silifke'de yaşadığımız yıllara dair apartmanın kapısının ve -üzülmesin diye
babama söylemedim "ne hatırlıyosun" diye sorduğunda ama- bir sefer yaramazlık
yaptım diye babamın sanırım apartmanın içinde bana bağırdığı anın fotografik
görüntülerden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. biz orda yaşarken bir kere kar
yağmış mesela, ilk gördüğüm karmış, çok sevinmişim. kar yağdı dediysem işte 1
arabadan 1 kartopu çıkacak miktarda ve ertesi güne erimiş tabi. ufak bir
kardanadam yapmışız, yaptıktan sonra eriyecek diye çok üzülmüşüm. annemler de
bir tabağa oturtup buzluğa koymuşlar. birkaç gün durmuş, erimesin diye buzluğun
kapağını çok kısa süre açık tutmaya özen göstererek günde birkaç defa gidip
bakıyomuşum. bunun gibi bir sürü şey anlattılar hatırlar mıyım diye, hiçbirini
hatırlamadım.
subayevleri'ndeki eviyse çok detaylı hatırlıyorum. öfkecan
amcalı masal kasetini canlandırışımızı. ufak balkonda yaptığımız haftasonu
kahvaltılarını ve rüzgarda sallanan kavak ağaçlarını. giysi dolabı niyetine,
kitaplığın raflarına geçirilmiş bir sopaya asılmış giysiler ve üstüne örtülmüş
çarşaf düzeneğini kullandığımı. babaannemin bizde kaldığı gecelerden birinde
gördüğüm kabusu. evin yanındaki boş arsada bisiklete binmeyi öğrendiğimi. ben
annemlerle yatmak istediğim, onlar kitap ebeveynliği yapıp kendi yatağımda
yatmam için inatlaştığımızdan yaşanan gece terörlerini. su çiçeği olduğum
günleri annemin önüme yığdığı kırtasiye malzemeleriyle faaliyet yaparak
geçirdiğimi. ilk kez yalnız banyo yaptığım gün çok korktuğumu. hepsini
hatırlıyorum. bahçede bir ağaç varmış yalnız, "bizim ağacımız"mış, büyümesini
mevsim geçişlerini izliyomuşuz sürekli annemle balkona çıkıp. alıç gibi. bunu
hatırlamıyorum, annem hatırlamama çok şaşırdı. anlattığına göre hayatımızda epey
yer kaplayan bir şey olmasına rağmen neden unuttum ki?
bir noktada insan
neyi sahiden hatırladığını neyi unuttuğunu da bilemiyor. yıllar boyunca
defalarca baktığım fotoğraflardan veya yıllar boyunca defalarca anlatılanlardan
aklıma kazınanları hatırladığımı sanıyorum. bazı şeylerin hayal ürünü olduğunu
aradan çok zaman geçip de hatırladığımda fark ediyorum. bazı şeyleri sadece
fotoğraf gibi hatırlıyorum bazı olayların da detayını diil sadece o anki ruh
halimi.
çocukluk anılarıyla ilgili bu olduğunda çok da garipsemiyor
insan, unuttuklarını/hatırladıklarını, neden/nasıl unuttuğuna/hatırladığına çok
takılmıyor.. "çocuk aklı işte".. ama büyüdükçe.. unutulanlarda, hafızanın
yeniden şekillendirdiklerinde, daha yaşarken bile nasıl işlediğini bilmediğin
bir algoritma sonucu -o yüzden de aslında "rastgele"- yaşadıklarının bir kısmını
unutacağını bilmekte daha doğrusu neyi nasıl hatırlayacağını kestirememekte,
bulunduğun yerin; geçmişini, kendi hayatını algılayışını şekillendirdiğini
görmekte, "bu anı olduğu gibi hatırlayayım" çabalarının faydasızlığında ve
istesen de dönememekte/hatırlayamamakta ise iç ferahlatan, sabır aşılayan, merak
uyandıran, ters simetriği olarak da göz korkutan, iç burkan, yeri ayağının
altından çeken bir yan var.
ne diyordu 1984'te? "who controls the past,
controls the future: who controls the present controls the past."
http://www.youtube.com/watch?v=ewXzT0Y0MrY&feature=player_embedded
10 şubat 2012
---
"partiden alkolden, işten dersten, dertten tasadan, kavgadan gürültüden, güneşin
doğuşunu izlemeden ama her yer çelik soğukluğunda bir beyaza bürünmüşken
yatıyorum, vücudum çoktan uyumuş ama zihnim yarım yamalak çalışıyor. önümde pis
bir uyku var, zamansızlığı bile huzursuz ediyor. yatıyorum yatakta ama üşümekten
uyuyamıyorum, soğukluk dışarıdan değil de içimden geliyormuş gibi, hiç
ısınamicakmışım gibi. uyuyana kadar geçen o kısa sürede iyice afallamış
algılarımla tavanla duvarın birleştiği çizginin hareket ettiğini görüyorum,
gerçek olamayacağını biliyorum tabi içten içe ama bunu aklıma getirmeye mecalim
yok. hani böyle içi su ve kar taneleri dolu süs eşyaları olur ya, sallarsınız
kar taneleri havalanır sonra da yavaşça çöker. işte zihnimdeki yorgunluk öyle
çöküyor vücuduma, yorgan rehavet veriyor ve uykuya dalmaktan çok bayılmak gibi
gözlerim kapanıyor. bugün de böyle geçti, nasıl olacak bilmiyorum ama belki
yarın daha güzel olur diye düşünüyorum günü sonlandırabilmek için. umuttan çok
yenilgi hissediyorum. yapmam gereken şeyler var içimde de büyük bi huzursuzluk
ama bunları çözebileceğim zaman şimdi diil, vücudum uyuştu çünkü. bu uyku güzel
rüyalar getirmicek. işte bu sabahın şarkısı bu. şimdi
uyuyim."
amsterdam
19.08.2007, 06:03
http://www.youtube.com/watch?v=A0WOoIr052Q&feature=player_embedded
10 şubat 2012
---
gündelik hayat teorisi:
"gün içinde her çay içtiğimde kupada da içsem
bardakta da içsem fincanda da, kabın boyutundan bağımsız olarak içinde aynı
oranda (%40-60 arası) çay içemeden soğuyup kalıyor. özellikle bi yandan bi
şeyler yapıyosam. demek ki ben çayı, sahiden canımın istediği kahvaltı gibi
durumlar haricinde, yaptığım şeyi (çalışma masasını/film ya da kitap keyfini)
tamamladığı için alıyorum yanıma. bi bardak sıcak çay hazır bulunsun elimin
altında diye. muhtemelen annemden babamdan aldığım bir mütemmim cüz hissi. bi de
ordan burdan topladığım sevdiğim kupaları kullanma hevesinden. ama kabın
boyutundan bağımsız aynı oranı nasıl tutturuyorum her seferinde, onu çözemedim.
gün içinde döktüğüm çayın haddi hesabı yok."
bak işte üf soğumuş bu yine.
yenisini aliyim.. amaan üşendim mutfağa gitmeye, nasıl olsa yine içmicem.. yaz
olsa biriktirir buzlu çay yapardım bugün döktüklerimi. hmm çişim gelmiş. e çay
da aliyim bari kalkmışken. sıcak sıcak..
diye diye çay kupasıyla
didişirken.
7 şubat 2012
---
Çok derin değil.
-Bir meseleyi tüm derinliği ile kavrayan insanlar,
ona
çok ender olarak daima sadık kalırlar.
Onlar derinliği aydınlığa çıkardılar:
Aydınlıkta görülebilecek daha kötü şeyler vardır.
31 ocak 2012
---
ne güzel uyuşuyorum. üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. bi şey oluverecekmiş de
onu bekliyomuşum gibi, ama zaten hiç olmaz ya hani, bu bekleme hali hiç bitmicek
gibi. "gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile."
ya da böyle çok temel bi
şeyleri unutmuşum da "nasıl yapıyoduk" diye etrafıma bakınıyomuşum gibi. dans
ederken yabancılaşınca olur ya hani, "bu kolları nereye koyuyoduk" dersin. öyle
bi garipseme hali. bazen bulanıyo işte böyle.
kendine yabancılaşmanın
tekinsizliği zor ama güzel.
dünya kolay okunur, günler tüketilir.
29 ocak 2012
---
kendi evim olsun artık.
ankara da aileyle yaşamak da anlamını buldu
miyadını doldurdu artık. bu şehirden de bu evden de gitmeye hazırım ve dört
gözle bekliyorum. olumsuz bi yan anlamı yok bunun, "mature out" durumu sadece.
az kaldı, iyi olucak.
28 ocak 2012
---
çok kar ve çok yağmur yağdığında duyduğum heyecanı anlatmasına anlatırım da
heyecandan anlatamıyorum!! aklım başımdan gidiyo. çocukken "bak bak bak şuna
bak" diye annemin kolundan çekiştirip yalvar yakar gösterdiğim şeyler olurdu ya,
onun gibi. ya şuna bak etrafa bak olcak şey diil inanılmaz! ya çok sıradışı bi
şey ne bilm hani böyle herkesin tüm işini gücünü her şeyi bırakıp bu durumla
ilgilenmesi gerekiyomuş gibi ne bilm bu konuda bi şey yapmamız gerekiyomuş gibi.
herkes kar oynasın anlamında diil, sadece oyun yönünden diil, yani lan havadan
bi şeyler yağıp her yeri bembeyaz yapıyo sokaklar arabalar her yer işte çok
acaip diil mi insan buna nasıl kayıtsız kalır şu karşı apartmandaki insanlar
nasıl hala televizyon seyreder mesela ne bilm ben kar yağdığında çok şaşırıyorum
şuna bak olcak iş diil, güneş tutulması gibi savaş bitiricek türden bi şey işte.
24 ocak 2012
---
çok derin çok ağır bi uykuya gömülüyorum. sabaha kadar uyanmicak kadar
derinlere. uyuyorum uyuyorum uyuyorum. sonra yavaş yavaş denizin dibinden yüzeye
çıkar gibi uyandığımı hissediyorum. yavaş yavaş vücudumu hissetmeye başlıyorum.
hani sahilde oyun olsun diye kuma gömersin ya bazen vücudunu, sonra ayağa
kalkarken üstündeki ağırlık hafifler kumlar vücudundan akar, onun gibi açılıyo
zihnim. yüz yıl uyumuşum sanki, yatmaktan sırtım ağrımış üzerine yattığım
kulağım acımış, öyle bi uyku yorgunluğu var üzerimde. tepeme bi şey çökmüş gibi
bi ağırlık göğsümde -hep dipten yüzeye yolculuğun uzunluğundanmış gibi geliyo.
sanki epey zamandır nefesimi tutuyorum -ya da nefes alamıyomuşum bilmiyorum-
gibi ciğerlerimi patlatıcak gibi odadaki tüm havayı içime çekiyorum. ben sabah
oldu uyku bitti hatta uyuyakaldım leş gibi sanırken, odanın karanlık olması
kafamı karıştırıyo, "uykunun ortasında sabaha karşı uyandım demek ki" diyorum.
elimi saate atıyorum, -her gece yatarken alarm kurduğum için biliyorum-
yattığımdan beri 5 bilemedin 6 dakika olmuş. olcak şey diil. hiç diil. hadi 2
saat olmuş olsa mesela neyse ama 6 dakika mı? 6 dakika
mı??
eskiden de ara sıra olurdu ama son zamanlarda sıklaştı iyice,
tuhaf.
21 ocak 2012
---
“Zaman zaman soruyorum kendime; nerde Cemal Süreya? Ne oldu Tavukçu’daki öğle
rakılarına? Coşkularım tarazlandı benimse, umudumda güve yenikleri; pas kokuyor
aşklarım ve artık parlak bir tefle dolaşıyorum Ankara sokaklarını… en kötüsü de,
yaşlandı zamanımın güzel kızları… Ankara, benim aziz kentim, sen kendini biraz
fazla koyverdin…"
-metin altıok
20 ocak 2012
---
nemrutluk etmediğim günlerde annemle sabah hallerimizi seviyorum. o duş alırken
benim hazırladığım ya da ben uyanmaya çalışırken onun hazırladığı kahvaltı
sofralarını, o giyinirken çalışmaya başlayıp yalnız kalmayı. günün aydınlık
saatlerini evde yalnız çalışıp müzik dinleyerek sükunet içinde geçirmeyi de.
özlemişim sessizliği, iyi geliyo böyle günler. bi de gece söndürmeyi
beceremediğimiz şömineden kalan is kokusu bi çıksaydı burnum düşücek üşümekten.
bi de sabahları alarm çalınca çıkabilsem yataktan, biri arayıp "kalk hadi" dese
mesela, sıcak yorganın altından çıkınca pijamayla üşüme düşüncesi bu kadar
büyümese gözümde çok daha dinç hissedicem kendimi biliyorum ama gel gör ki o
ikilemi kendi başıma uyku mahmurluğunda yaşarken sağduyulu davranmak çok
zorlaşıyo ve bi bakıyorum suçluluk içinde 5 dakikalık snoozelar arasında bölük
pörçük leş sabah uykusu bir saati bulmuş. özetle; sabah bi yere yetişicek
olmayınca saat ilk çaldığında kalkmak çok zor ve acilen bünyeyi kandırıcak bi
trick bulmak istiyorum buna.
19 ocak 2012
---
çok kar yağmış, trenden izlemesi pek keyifliydi. karlar daha çok ezilmeden süper
bi ses yalıtımı sağlar her yer sessiz olur ya, arabalar parmak uçlarında yürüyen
hırsızlar gibi gezer etrafta, o günü kaçırmışım. şimdi daha çok şlop şlop kıvamı
var. olsun kar güzel, zamanı gelmişti.
çay demledim, yumurta haşladım,
kahvaltı hazırladım. sabah uykusu tatlılığından kimseyi uyandırmaya kıyamadım
ama oturdukça da uyku çöktü gözlerim yanmaya başladı işte.
16 ocak 2012
---
beginners çok enteresan bi film. luzern'e benziyo. güzel/anlamlı olduğunu
görebiliyorum ama kesinlikle relate edemiyorum benimseyemiyorum. başka dünyadan
bi şey gibi yabancı, soğuk ve uzak bi havası var. tanıdığım bildiğim hiçbir şeyi
çağrıştırmayan bi güzellik. tam da o yüzden beginners'ı luzern'de yalnız bi otel
odasında üşüye üşüye izlemek tam isabet, çok acaip bi zaman dilimiydi.
upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/3f/Luzern_Kapellbruecke.jpg
bugün
ilk kez çok kar yağıyo..
10 ocak 2012
---
sıkıldım kalabalıktan. kendi kendime kalamamaktan. başka insanların
sıkıntılarından ve aksatılamicak sorumluluklardan anlamlı şeylere zaman
kalmamasından. annemin evde olmasından. hırpalanmış-anlamsız-değersiz
hissetmekten.
rüyamda çok güzel bi eve taşınıyodum tek başıma. balkonunda
taze naneyle fesleğen bile vardı. çok mutluydum.
hava çamur gibi. benim
de ağzımda çamur gibi bi tat var. kafa bulanıklığı. boğaz düğümü. asabiyet.
hmpf.
hani öyle bi tutukluk ki, okuduklarım -benim yazmadıklarım- da akıcı diil
sanki.
olsun olsun böyle çakır keyif de iyi uyunur hem..
9 ocak 2012
---
bi rus çocuk masalı varmış. bir gün evde yalnız kalan bi çocuğa ufak plastik
banyo küveti başta olmak üzere evdeki bütün eşyalar saldırmaya başlıyomuş. sabah
balkonun kapısında midem bulanırken, öfkeli "dağılın laan" diye nara atar gibi
bi rüzgar her şeyi her yana savururken ahşap kepenk kafama çat diye bi tokat
attı, neye uğradığımı şaşırdım. onun gibi. mobilyalar olmasa ne olur?
8 ocak 2012
---
noel tatili bahanesiyle ankara'nın 5e 10a katlanan nüfusu. lise üniversite
zamanlarına dönüş. dünyanın dört bi yanından kürkçü dükkanına akın günleri.
özlenen haller. döndüklerinde bomboş olucak yine buralar, piç gibi kalıcam yine
ama olsun hem bugünler güzel hem de yalnız kalmayı, normal düzenimi de özlemeye
başladım aslında. zaman sınırlı olunca sabah akşam bi program durumları oluyo,
biraz yapay evet hepimiz burda yaşarkenki halimizden farklı olarak. ama yine de
kaç senedir ilk kez çekirdek kadro bir arada, hem çok sıkışık da sayılmaz
kalabalık olmadan ritüellere filan ayırıcak vakit de kalıyo. ne kadar özlemişim
meğer, bunları hatırlamak iyi geldi.
bi de.. "nereye gitsek"
muhabbetlerinde şunu fark ettim: söyledikleri mekanlar hep üniversite
zamanlarından filan kalan mekanlar. orta dünya, tömbeki vs. benimse artık hemen
hemen hiç gitmediğim yerler. ethem gemiye gittiğinde 60 gün sürmüştü. "hayat
bundan uzun ayrılık çıkarmasın önümüze" demiştik. sonra ben mastera gittiğimde
"bari bundan uzununu çıkarmasın" demiştik. şimdiyse baya baya artık başka
şehirlerde yaşayan insanlar olduk. hala idrak edememişim bunu, sanki geçici bi
durum gibi geliyomuş hala, heralde hiç iki farklı şehirde yaşayan iki insan
olucağımıza ihtimal vermediğim(iz)den. sadece ikimize özgü diil ne bilm genel
olarak tayfa için geçerli bi durum aslında.
6 ocak 2012
---
huzursuzluk. üşümek. yorgunluktan göz yanması. sigara içmeme çabaları. dışarı
çıkıp "aaa" diye bağırarak koşma isteği. "tam adını koyamama" sıkıntıları.
zihnin dolu/boş olması.
hep bir şeylere geç kalıyorum sanki. lodosum
tuttu poyrazım soğuk desem yeridir.
huzursuz olduğunda, bunu fark edip,
"peki -ulaşamicak bile olsan- ne olsa -herhangi bi şey- mutlu/huzurlu/keyifli
olurdum" diye düşünüp bulamamana tekabül eden bi "canının hiçbi şey çekmeme
hali"nin hissettirdiği "demek ki yanlış soruyu sormuşum"u fark etmenle beraber
doğru soruyu bulamayıp zihninin boşaldığı, algının kapanmasına, o sırada artık
bi şey anlayamicak hale geldiğin için tepenin attığı anın da bi adı olabilir
mesela. lodosum tuttu poyrazım soğuk böyle bi şey olabilir.
5 ocak 2012
---
act of god. tam tercümesi "allahın işi" gibi ama hukukta anlamı, doğal felaket
vs gibi nerden çıktığı belli olmayan, meydana gelmesinden kimsenin sorumlu
olmadığı durumlar. sözleşmelerde her gördüğümde sanki anlayışlı bi tını
barındırıyomuş gibi geliyo. işte acts of goddan kaynaklanan zararlardan
müteahhit sorumlu değildir yazıyosa mesela, sanki böyle tepeden bi ses satır
arasında "nasıl olsun ki, allahın işi işte, müteahhitin ne suçu var" diye
fısıldayıp mütteahiti teselli ediyo gibi.
sahanda yumurtaya ingilizcede
"sunny side up" denmesinin mutlu bi kahvaltıyı çağrıştırmasında da, türkçede
evlilik kelimesinin ("EV"lilik) yarattığı algıda da var aynı şey.
nomen
est omen halleri. bi şeyin ismi, onun anlamını algılanmasını da şekillendirir
ya, yeri gelir böyle müteahhitteki gibi vicdan azabını bile etkiler.
2 ocak 2012
---
ne zaman "dilek dileme" vesilesi bir olay olsa elim ayağıma dolanır. doğumgünü
mumu üflemece olsun, yıldız kayması olsun, yılbaşı olsun.
1 ocak 2012
---
mürekkep aramaya çıktık beraber. o kırtasiye bu kırtasiye derken elimiz boş
dönüş yolunda, doğrudan "kestane istiyorum" demekten çekindiği için "aa bu
kestaneci yeni mi gelmiş buraya, sanki gidiş yolunda görmemiştik" dedi. durumu
çakıp yüzüne vurmadan, sanki kendim akıl etmişim gibi, "istersen kestane alalım"
dedim, öğretilmiş bi tepki mi bilmiyorum "sen bilirsin" dedi mahçup bi şekilde.
boş cüzdanı açınca para çekmeyi unuttuğumu fark ettim. "hmm şimdi param yok,
sonra alalım olur mu?" dedim, "sen bilirsin ama canın çektiyse bende 5 lira var
dedi". bak sen şu bacaksıza ya bana kestane ısmarlicak. bi an yanlış geldi ona
para harcatmak "yok sen paranı başka bi şeye harcarsın, kestaneyi de sonra
alırız" dedim. yine "sen bilirsin" dedi. tabi ki.
sonra ilk gittiğimiz
kırtasiyeden aradığımız markanın aramadığımız rengindeki ve aramadığımız
markanın aradığımız rengindeki mürekkepleri alıp göndermek için ptt'ye gittik.
hep ordan aynı isimle aynı yere kargo gönderdiğim için artık beni tanıyan tonton
gişe memuru, "tam zamanında geldiniz hemen verin kapatıyorum kargoyu" diyince,
kredi kartıyla da ödeme almadıkları için napsam diye düşünürken atladı yine
"bende 5 lira var!". kargo 6,30 tutuyo, bendeki bozuklukları da ekleyince tam
oluyo aslında. "sahiden var mı sende para, bak yoksa bankaya koşalım hemen"
dedim, "şeker bile var" dedi kalın mantosunun altından cebine ulaşmak için
debelenirken. eh şekerle ödeyemeyiz ama gişedeki amcaya verebilirsin istersen
şekeri. yine bi "sen bilirsin". çocuğa kestane de aldırmadım şimdi kargo için
alıyorum parasını hey allam diye düşünerek formu doldurdum. o halinden şikayetçi
görünmüyodu gerçi, tam tersi ona da bi iş düştüğü için keyiflenmişti. bütün yol
benim elim dolu diye taşıdığı kitapları da verdik kargoya. daha önce de beraber
gitmiştik ptt'ye, o yüzden "kime gönderiyosun niye gönderiyosun" sorgulamalarını
geride bıraktık bu sefer. "yine o arkadaşına mı?" diye sordu ptt'ye girmeden
evvel bi kez, evet diyince de "yılbaşı hediyesi mi"den başka bi şey sormadı pek.
dönüş yolunda "iyi ki gelmişim dimi yoksa gönderemicektin kargoyu
arkadaşına" dedi günü kurtarmış olmanın haklı gurur ve kıvancıyla. "ben seni
paran için sevmiyorum ki, paran olmasa da seninle gezmek çok zevkli ki zaten"
dedim, espriyi anlamasa da iyice keyiflendi bu sefer.
annesinin yanına
gider gitmez "anne sen istediğin bi şey al diye bana para vermiştin ya onu gamze
ablama verdim" diye yumurtladı marifetlerimizi. düdük makarnası işte nolucak.
hainliğim ve beş parasızlığımla ilgili yoğun bi dalga geçme seansından sonra
ayrıldık. "beni okuldan yarın sen alır mısın" dedi, olur dedim.
bugün
okul çıkışında buluşur buluşmaz "borcunu öde" dedi. borcunu ödeyene kadar da şu
yılbaşı şapkasını takmak zorundasın. cüce. taktım napim haklı. bi an okula bunun
için mi çağırmış diye geçti içimden. lan?! sonra ben biraz gecikince gözlerinin
dolduğunu, beni görünce de nasıl koşup sarıldığını hatırlayınca geçti. "faiz
işleticek misin" dedim, faiz ne demek diye sordu. anlayabilceği şekilde basitçe
anlattım. "ama ben banka diilim ki 5 lira versen yeter" dedi. yolda para çektik
sonunda, 10 lira verdim. para üstü vermeyi teklif etmediği gibi -zaten ömrü
hayatında eline geçen tüm para bi gün önce bana verdiği 5 lira olan bi yaratığın
nasıl para üstü vermek gibi bi algısı olabilir ki- ampul yandı tabi kafasında
"istersen bu da sende dursun yarın 20 lira verirsin" dedi. pışşııık. içi dolu
turşucuksun ama ben de enayi diilim. şapkayı taktık, yüzde yüz faiz de verdik,
annenler de dalga geçti zaten ama bi yere kadar, hani banka diildin? sonra
dükkanda annesinin bana para üstü olarak vermesi için verdiği 5 lirayı da, ben
gece onlarda kalmicam diye ağlamakla karambole getirip cebe attığını -ve tüm bu
hadiseden 5 lira koyup 10 lira kar ettiğini- fark etmediğimizi de sanma.
neyse canım yılbaşı hediyesi olarak bi resmimi yapmış, pembe
gözlüklerimi bile çizmiş. sanata yatırım oldu benim verdiğim faiz de bi yerde.
şikayetçi diilim mesele ne zaman paraydı ki zaten? insan yeri gelir bisikletle
bi tur atmak için bile bi pazarlık yapabilir böyleleriyle. alan razı satan razı,
herkes halinden memnun, seninle çalışmak ve gezmek güzeldi yine gel, diyerek
ayrıldık sonra.
http://www.youtube.com/watch?v=61pp51kxvVM&feature=player_embedded
30 aralık 2011
---
kokulara her zaman fazlasıyla duyarlılığımız olmuştur zaten.
temiz hava
kokusu, yağmur kokusu, tiksine tiksine koklayıp yine de koklamaktan kendimi
alıkoyamadığım-koklamanın tuhaf bi haz verdiği kötü leş kokular, çürük meyve
kokusu, mis kokular, insan kokuları, bozulduğunu koklayarak anladığın kesik süt
kokusu, kendi kokum, onun üstüme sinen gün içinde birden bire bi esintiyle
burnuma belli belirsiz çarpıp başımı döndüren kokusu, insanlarla özdeşleşen
parfüm kokuları, tütsülenmiş yiyeceklerdeki belli belirsiz yanık kokusu, annemin
kokusu, babamın kokusu, özlediğim bi insana sarıldığımda içime çektiğim koku,
geceleri rüyalarıma sinen koklayarak uyuduğum koku, mojitoda güneşli yaz
günlerini nane-limonda karın ağrısına şifa bulmayı çağrıştıran o ferah koku,
kıyafetime sinen leş sigara kokusu, herhangi bi anıyı/geçmişten bi zaman
dilimini çağrıştıran bu çağrışımlarla herhangi bi hissi tetiklediği için anlamlı
olan kokular, kurumakta olan ıslak çamaşır kokusu, sigara içmeye çıkıp üşüyerek
içeri girdiğimde sıcakla beraber suratıma çarpan rakı-meze kokularının muhteşem
bi şekilde birbirine karışıp tek bi koku oluşturan mekan kokusu, ütü yaparken
sıcak buharla beraber çarpan deterjan kokusuyla belli belirsiz giysinin
sahibinin kokusunun karışımı olan koku, odamın kokusu, babaannemin evinin
kokusu, "sen bi de şu parfümümü sıktığımda gör" dediğinde kafamı karıştıran "iyi
de senin kokun senin kokundur parfümün arkasında aldığım ayrı bi koku var ki"
diye düşündürten koku, normalde tiksinilicek ama çok yakınında biriyle ilgili
olduğu için tiksinmenin aklına bile gelmediği çok doğal gelen ne bilm kusan bi
arkadaşının arkasından temizlik yaparkenki koku gibi kokular, fesleğeni
karıştırıp elimi kokladığımda aldığım koku, bi giysimi kirliye atıp atmamaya
karar vermek üzere kokladığım kıyafet kokusu, kitap kağıt kokusu, çok açken
baştan çıkaran yiyecek kokusu, baharat kokuları, soğuk kış akşamlarında şehrin
çukur yerlerine çöken kömür kokusu, içtiğinde zımba gibi olcağını bildiğin bi
fincan kahvenin kokusu, hasta olup sadece çok güçlü kokuları alabildiğim
günlerde herhangi bi şeyin kokusunu alabilmekten ötürü minnettarlık duyarak ve
her nefeste bana şifa verdiğini hissederek içime çektiğim buğuseptil kokusu,
kıskançlığın tetiklediği mide ağrısından ya da işle ilgili bi fuckuptan kaynaklı
bi stresten kıvrandığım bi anda o çok ihtiyacım olan sigarayı yaktığımda beni
sakinleştirdiği yanılsamasına düştüğüm o ilk nefesin kokusu, tadına bakarak diil
kokusunun "hah işte" dediğim kıvama ulaşmasından baharat dengesini ayarladığım
yavaş yavaş kendini bulan domatesli makarna sosunun kokusu, kesilmiş çimen
kokusu, kavurucu sıcakta geçtiğim bi ormandaki baygın yapış yapış çam kokusu,
kedi beslenen bi evin ekşi kokusu, bi yandan aslında yapay bi koku olduğu için
tiksindiğim bi yandan da gerçeğinin aynısı olduğuna inanamadığımdan koklamayı
sevdiğim "temiz çarşaf" aromalı oda kokusu, nem kokusu, bikaç gün giydiği bi
tişörte doğal bi şekilde sinen parfüm-vücut kokusu-sigara karışımı koku. (tüm
bunları saydım ama hiçbi zaman tütsü kokusunu sevemediğimi de söylemeden
geçemicem, ne o öyle. dandik.)
bunları koklarken ne hissettiğimi
açıklamak zor. daha doğrusu her bi kokunun çağrıştırdığı hissettirdiği şeylerden
öte bu kadar sevdiğim duyarlı olduğum-başlı başına herhangi bi şey koklama
halinin ne hissettirdiğini açıklamak zor. ama şu kadarını biliyorum bi şekilde
iyi-kötü etkilendiğim herhangi bi kokuyu içime çekerken çizgi film gibi abartılı
bi şekilde o sırada ciğerlerimin dolduğu gözümde canlanıyo ve gözlerimin
kaydığını hissediyorum. aynı "sigara" içerken içine çektiğinde o vuran nefeste
parmak uçlarına kadar ulaştığını hissedersin ya bi anda, onun gibi, tüm vücudumu
kaplıyo sanki. tek bi duyumu etkilemiyo, ne bilm kokunun çağrıştırdığı şeyle
bağlantılı diğer duyulara hitap eden şeyler de vücut buluyo sanki bi anda ne
bilm sesler görüntüler dokunma hissi. sanki "şey"in özü kokuymuş da, tırnaktan
tüm insanı baştan yaratabilecekleri gibi, kokusundan o "şey"i -en azından
zihnimde- yeniden yaratabiliyomuşum gibi. işte o yüzden grip olmanın en nefret
ettiğim yanı koku duyusunu bloke etmesi, tüm dünya yavanlaşıveriyo bi anda kör
kalıyorum, her şeyin ruhu/özü kaçmış gibi geliyo. "rayiha" kelimesini de bundan
seviyorum, benim için bi şeyin özünü oluşturan koku anlamına geldiği için.
kokuları özlemenin parmaklara vurmasını izlediniz efendim. dağılın
şimdi.
28 aralık 2011
---
çok tetris bubbles filan oynadığında mesela oyundan başını kaldırdığında odadaki
eşyaları böyle sıra yapıp yok edicek şekilde zihninde hareket ettirdiğini fark
edersin ya, onun gibi çeviri yaparken radyoda duyduğum konuşmaları kafamdan
tercüme etmeye başladığımı fark ettim. şimdi de bu kafayı resetlemek için türkçe
bi şeyler yazma ihtiyacı hissettiğimden yazıyorum. amanın bi an önce bitirmem
lazım şu tercümeyi.
huzur; konformizmle idealizm arasındaki dengeyi kurmakla ilgili bi şey
diyebiliriz sanırım. optimizasyon meselesi yani temelde.
26 aralık 2011
---
"without hope or agenda" diye bi şey geçiyo eleman en yakın arkadaşının aşık
olduğu karısının kapısına geldiğinde. güzel laf yani tam "bunun bi adı olsa"
dediğim bi durumu çok iyi ifade ediyo. hani ancak tam da bu motivasyonla
yaptığın şeyler anlamlıdır ya, tam da o yüzden, oraya bakmadığın için bunda
gerçekten samimiysen o umutsuzluk umuda dönüşür dönüşecekse ve umuda
dönüşmesinden çok sonra fark edersin bu bağlantıyı ya da dönüşmezse de içinde bi
yarım kalmışlık hissi kalmaz zaten kapatmışsındır hesapları toplamları ala ala
gelmişsindir.. yazalım ki çağrışımlarıyla beraber yer etsin aklımızda.
26 aralık 2011
---
annemle yan yana oturuyoruz. kafamı önümden kaldırmadan "elma soysana" diyorum.
ses çıkmayınca bakıyorum, içi geçmiş. seslenmiyorum. yarım saat sonra
kendiliğinden uyanıyo, "rüyamda habire elma soydum nerden çıktıysa" diyo. elma
soyduk yer misiniz.
25 aralık 2011
---
hiçbir akşam pazar akşamı kadar "çökmüyor" heralde. böyle bi rehavet, bıkkınlık,
huzursuzluk, miskinlik, yorgunluk. bana noluyosa, pazartesi işe gidicem
sanki.
çeviriden kısa devre yapmaktan sanırım benimki. keyifli ve süper
verimli çalışıyorum aslında ama yoruldum, hafiften yetiştirememe stresi de
başladı, sabahlicam gibi görünüyo. gerçi müzik-manzara-kahve eşliğinde çalışmak
keyifli. bakalım..
şunu fark ettim. ingilizce'de yazımını en çok
karıştırdığım bi türlü öğrenemediğim ve mutlaka hata yaptığım kelimeler, içinde
ardışık a/e'lerin olduğu kelimeler. calendar, separate, equivalency, gibi.
hangisi a hangisi e olucak atıyorum genelde. insanın bazı şeyleri (ama hep de
aynı şeyleri) bi türlü öğrenememesinin, cevabını "the language instinct"ten
bulabileceğim bi açıklaması olmalı.
25 aralık 2011
---
işte yılın o zamanı geldi. penceremden beyaz çatıların göründüğü, yumuşak pembe
bi ışığın odama dolduğu, her tarafın daha bi aydınlık göründüğü. yarın karın
yarattığı ses yalıtımını da bekliyoruz arabaları filan susturan. bi de merdivene
oturup karşı binaların arasındaki boşluktaki lambalara kar yağmasını,
lambalardan kar yağdıkça duman çıkmasını ve ışıkları altında her bi kar
tanesinin seçilebilmesini izlemeyi de dört gözle bekliyorum. bu sene artık şöyle
güzel bi kardan adam da yapılır kesin. sabah gözlerime inanamicam dimi her yer
bembeyaz olmuş olucak?? olsun.
24 aralık 2011
---
Goes without saying, ne demek? Soylemeye bile gerek yok, demek.
Bazi
seyleri soylemeye bile gerek yoktur. Ama bazen bazi seyleri soylemeye bile gerek
olmadigini soylemeye gerek vardir. Ya soylemeye bile gerek olmadigini soylemek
icin ya da bu vesileyle soylemeye bile gerek olmayani soylemek icin, ya da ikisi
birden. Zaten ikisi de bi cesit iman tazeleme.
Bunlari da soylemeye bile
gerek yok aslinda ama belki de soylemeye bile gerek olmadigini soylemeye gerek
vardir.
24 aralık 2011
---
sanki herkes bi ayrı iyi davranıyo bana bugünlerde ne bilm her şey bi ayrı
yolunda gidiyo. kapıya sipariş getiren elemanlar bile "nasılsınız iyi misiniz"
diye sorar oldu. çok acaip diil mi? iki haftadır akşamdan kalma olduğum için geç
kaldığım toplantıya utançla telaşla apar topar gidiyorum, "ya sen sıkma canını
nolcak" tarzı sempatik tepkiler alıyorum. cafede sufle sipariş ediyoruz garsonun
bi "aman da sufle de yerlermiş afacanlar sizi" demediği kalıyo, habire böyle
ufak tefek eğlenceli şeyler geliyo başıma. sabahın 6sına kadar güle eğlene şen
şakrak muhabbet ediyoruz rakının ardından mesela. sonra 4 saatlik uykuyla zımba
gibi uyanıyorum güzel rüyalar görüyorum filan. kar da yağdı! aileyle durumlar
zaten süper. arkadaşlardan güzel haberler geliyo arka arkaya. uzun süredir azar
işiticek bişi de yapmadım :) kurduğum hayaller bile bi ayrı güzel, ne bilm
içeriği filan yani çok detaylı canlı mutlu keyifli. etero ceren david'in
zaragoza'dan arayıp telefonda hep bir ağızdan "yarrak" diye bağırarak noel
kutlaması da günün bonusu oldu. bi yandan aklım bi karış havada ama zihnim de
çok açık çok odaklanmış haldeyim. işin başına oturunca full kapasite akıllı
akıllı çalışıyorum pıtır pıtır. bol bol düşünüyorum hayal kuruyorum yazıyorum
(yazmamazlık edemiyorum taşıyo saçma bi şekilde), kitap okuyabilmeye de başladım
tekrar. şu unhcr bile sıkmadı canımı. ne bilm hüzün/acı/keder/yoksunluk
hislerini bile kucaklıyorum, hani onlar da lazım anlamlı olmazsa olmaz değerli
filan gibi. sonuçta başıma kötü şeyler de pek gelmez oldu sanki bi süredir ya da
algılayış şeklimle filan alakalıdır belki. "ben çok şanslı bi insanımdır"ı
hatırladım tekrar. yine mi güzeliz yine mi çiçek halleri işte. gurbetçiler de
yavaş yavaş düşmeye başladı kürkçü dükkanına zaten. yani bi de üstüne bu hallere
sevindiğime seviniyo olmak da saçma diil mi? nerdeyse "saçım bile bi ayrı güzel
kokuyo!" dicem (ki saçım bile bi ayrı güzel kokuyo galiba hakkaten). hayır
görseniz pek matah bişi de diilim aslında ama ne bilm. aklıma mukayyet olsun
birileri fena düştüm.
bi de dün gece kendi kendime oynamayı çok sevdiğim
bi oyunu hatırladım. kocaman bi ev/konak/malikane hayal ediyorum ya da ne bilm
bilkentteki ya da amsterdamdaki yurtlardan bi tanesi komple bizimmiş. ve orda
komün halinde tüm sevdiğim insanlarla beraber yaşıyomuşum. o evde olucak
insanlar da işte bu hayali kurduğum sıralarda en yakınımda ne bilm en çok
beraber olduğum beraber olmaktan keyif aldığım filan kimse onlar oluyo. ama
karman çorman bi grup diil, arkadaş grubu, aileler filan yok mesela ya da
birbiriyle alakasız karakterler de pek yok. ama şeye de dikkat ediyorum, mesela
o eve ben yakın olduğum için yerleştirdiğim biri var mesela, bi de onun yakın
olduğu benim çok yakın olmadığım başka bi kişi var. o yakın olmadığım kişiyi de
ekliyorum ki yakın olduğum kişi mahrum kalmasın filan. bu şekilde kocaman ve
mutlu bi aile oluyoruz. yerleşkede tam bir komün hayatı hakim işte her şey
paylaşılıyo işler güçler keyifle hep birlikte yapılıyo. kötü günler de yaşanıyo
ne bilm kavga da ediyoruz ya da ne bilm herkesin dışarda yine bambaşka farklı
hayatları devam ediyo öyle bağımlı bi hayat yaşamıyoruz yani ne bilm günlerde
görüşmediğimiz oluyo belki (özellikle farklı daireleri olan bi apartman gibi bi
yer düşlediğimde, herkesin kendi yaşama alanı ayrı olan filan) ama sonuça aynı
çatı altındayız işte kardeş kardeş mutlu mesut yaşıyoruz. herkes birbiriyle
temel olarak çok aynı frekansta, kallavi algı çatışmaları bile topluluğu ve
bireyleri besleyen bi şey halinde yaşanıyo. oyun kısmı genelde sürdüğümüz
hayattan çok evleri düşünmekle geçiyo. çünkü şey gibi, lojistikleri halledersek
içeriği zaten kesinlikle çok keyifli olucaktır. işte kimin evi kimin yanında
olurdu, (büyük bi sitede müstakil evler de olabilir işte esinler zamanında 10
aile hep beraber taşınıyolardı ya kavimler göçü modunda, onun gibi) ne bilm kim
kiminle yaşardı, başka kimler olurdu filan. ara ara kurduğum bi hayaldir.
şimdiye kadar nerden baksan böyle 7-8 komün kurmuşluğum vardır heralde.
7
cüceler gibi zaman zaman içte sıkıntılı dışa kapalı, zaman zaman seçici geçirgen
ve akışkan, çoğunlukla keyifli bi yumak halinde büyük ve mutlu bi aileyiz işte.
ensemble c'est tout.
24 aralık 2011
---
Hani bazen bi sarkiyi uzun zaman sonra tekrar dinlersiniz "ayy zamaninda da bu
sarkiya ne agladim ne agladim" dersiniz. Ne guzel histir o? Benim icin bunlardan
ilki 5 yas civarindan "fabrika kizi". Boyle de hisli bi cocukmusum. Ayni
yillarda fatih kisaparmaka asik olmam biraz kro bi nuans katsa da.
22 aralık 2011
---
annemin bi arkadaşı delirmiş. ciddi ciddi yani. Biraz yonlendirmeyle de olsa
aradi catir catir algisini duzeltti kadinin, soyledigiyle diil de yaptigiyla.
Saygi duydum. Tum derdine derman olamicaktir ama elinden gelenin en iyisini
yapmak da zaten yeterince iyi diil mi?
Delilik dediğin ne ki.
21 aralık 2011
---
az evvel eve gelirken araba kullanmak çok güzeldi. sokaklar bomboş, çankaya
caddelerinde sokaklarında dolandığım için her taraf aydınlık ama kimse yok, ara
sıra tek tük hızlı bi araba belirip kayboluyo. uzun yolda araba kullanmak
gibiydi. ben de süper kararında bi hızla gidiyorum zaten her yer benim.
müzeyyenle en bir olduğum andı heralde. yol olmak denen şeye tekabül eden bi hal
işte. protokol yolundan inerken şehrin ışıkları görünüyodu, camları açtım, bi
sigara yaktım ben de. sonra bizim sokağa girdim. ancak benimki gibi minik bi
arabanın sığabiliceği bi yere tek manevrada park ettim. süper park ederim. park
etmek de matematik fizik hesap kitap işi işte sonuçta atom sırrı da diil. biraz
dışarı çıkıp hava aldıktan sonra yine tek hamlede çıkıp eve geldim. eve
geldiğimde mutluydum. hani aslında belli açılardan hiç de mutlu oluncak bi halde
diilim. belli açılardan da tam da mutlu olunucak bi haldeyim bi yandan da.
bilmiyorum ki. ama işte eve geldiğimde mutluydum. neye mutlu olduğumu
bilemedim.
21 aralık 2011
---
ilk kez bi hayvanla uyudum dün gece. adı şimşek. nigar'ın kedisi. yavru, çok
minik, çok sokulgan ve neşeli. karnıma yattı, içinde körüklü otobüs varmışçasına
hırlayarak uyudu. ara ara horladı. arada elimi saçımı filan ısırarak uyandırdı.
güzel rüyalar gördüm. demek böyle oluyomuş.
efenim şimdi de
uzmanından "how to see mermaids"i dinliyoruz..
"You go down to the bottom
of the sea, where the water isn't even blue anymore, where the sky is only a
memory, and you float there, in the silence. And you stay there, and you decide,
that you'll die for them. Only then do they start coming out. They come, and
they greet you, and they judge the love you have for them. If it's sincere, if
it's pure, they'll be with you, and take you away forever."
denizin
dibine, suyun artık mavi bile olmadığı, gökyüzünün sadece bir anı olduğu yere
inersin, ve orada, sessizliğin içinde süzülürsün. ve orada kalırsın, ve karar
verirsin; onlar için öleceksindir. ancak o zaman ortaya çıkmaya başlarlar.
gelirler ve seni selamlarlar, ve seni onlara olan aşkınla yargılarlar. eğer
samimiyse, eğer safsa, seninle olurlar ve seni sonsuza kadar alıp
götürürler.
-le grand bleu.
19 aralık 2011
---
brezilya'da 30 ocak saudade günü olarak kutlanıyomuş. bilseydik kutlardık, olsun
bi dahakine kutlarız artık.
Saudade describes a deep emotional state of nostalgic longing for an absent
something or someone that one loves. It often carries a repressed knowledge that
the object of longing might never return. It's related to the feelings of
longing, yearning.
Saudade has been described as a "...vague and constant
desire for something that does not and probably cannot exist ... a turning
towards the past or towards the future." A stronger form of saudade may be felt
towards people and things whose whereabouts are unknown, such as a lost lover,
or a family member who has gone missing. It may also be translated as a deep
longing or yearning for something that does not exist or is
unattainable.
Saudade was once described as "the love that remains" or "the
love that stays" after someone is gone. Saudade is the recollection of feelings,
experiences, places or events that once brought excitement, pleasure,
well-being, which now triggers the senses and makes one live again. It can be
described as an emptiness, like someone (e.g., one's children, parents, sibling,
grandparents, friends, pets) or something (e.g., places, things one used to do
in childhood, or other activities performed in the past) should be there in a
particular moment is missing, and the individual feels this absence. In
Portuguese, 'tenho saudades tuas', translates as 'I have saudades of you'
meaning 'I miss you', but carries a much stronger tone. In fact, one can have
'saudades' of someone whom one is with, but have some feeling of loss towards
the past or the future.
18 aralık 2011
---
birafm'in şu yanını seviyorum: gecenin bi körü "plaj" frekansını da açsan
mesela, sabit bi laylay modunu yansıtan şeyler çalmıyolar, sahilde sabahladığın
bi gecede ne dinliceksen o türden müzikler çalıyolar. yani eh diyosun şimdi
kelebekler vadisinde ya da kabak'ta olsak mesela bunu dinlerdik zaten olsa olsa.
insanın ruh haline kafa yoran radyoları seviyorum.
18 aralık 2011
---
dün; günlerden kreş.
dün yaren de defne de okula gitmedi. sabah uyumuşum
ellememişler. uyandım kahvaltı hazırladım mükellef bi sofra kurduk beraber.
sonra yaren ödeve ben çeviriye defne de aramızda "bitmedi mi bitmedi mi" diye
mekik dokumaya. sonra gezmeye çıktık, ptt'ye gidip kargo gönderdik, dükkana
uğradık, kaptığımız harçlıkla yaren'e gogirl defne'ye barbie yiğit'e penguen
bana da uykusuz ve atlas aldık.
evden up, wall-e, marry ve max ve big
fish'i getirdim. marry ve max'i seçtiler ama dublajı yokmuş big fish'i
izledik.
defne'ye yolda gelirken, şu bebek tasmalarından alalım sana da
diye takıldım, çok alındı "artık hiçbi şey komik diil dünyada" gibi laflar etti
sonra öpe koklaya güldürmeyi başardık tekrar. çok komik hiç insanın aklına
gelmicek ayrıntılara alınıyo, çocuklar ne kadar duyarlı oluyo ya ama sonra da
hemen unutuveriyo filan.
onlarla vakit geçirmek çok muhteşem bi
ferahlık. büyüdüğümden beri ilk kez bu kadar yakınımda ufak çocuklar var.
17 aralık 2011
---
teknoloji düşkünü filan bi insan diilim ne bilm yemek yemenin hayatın anlamı
olmaması gibi, güzel gerekli keyifli hayatı kolaylaştıran eğlenceli filan bi şey
ama çok da abartmaya gerek yok, gibi. ama bazen bazı şeyler oluyo, şu ofisteki
10 kaplan gücündeki tahta gibi ya da bugün lexisnexisin tabarinin özelliklerini
keşfederkenki gibi, böyle ağzım açık kalıyo aklım almıyo acaip heycanlanıyorum
insanlıkla gurur duyuyorum filan. hep de böyle kel alaka durumlarda niyeyse yani
ofisteki tahta uçsa nolcak ne kadar işlevsel olabilir dimi?
17 aralık 2011
---
rusçada "nudnyi" nasılsınız sorusuna uzun uzun cevap veren kişi.
o diil
de, "nasılsın" diye sorulup da hevesle bıdır bıdır anlatmaya girişen insanın,
soran dinlemeden dönüp gidince -meğer nezaketen sormuş- lafının havada
kalması-kara delikte yitip kaybolması yüzünden yaşadığı ve buna şahitlik eden
insanların olmasıyla perçinlenen hüsran/utanç/tereddüt/sıkıntı halinin de bi adı
olmalı.
15 aralık 2011
---
- osama bin ladin yakalandığında onu yargılayan hakim ben olsaydım..
uluslararası hukukla ilgili suçlarını hiç karıştırmaz, onu 11 eylül'de işlediği
5 cinayetten hüküm vererek idam cezasına çarptırırdım. bir kadın, bir çocuk, bir
zenci göçmen, bir beyaz sterotip amerikalı, bir müslüman. böylesi hakkaniyete
daha uygun bir mesaj veriyor, her şey bi yana, bu adam adi bi suçludan öte bi
şey değildir aslında ve bunu onun destekçileri bile inkar edemez. bu 5 cinayet
hangi politik görüşten olursa olsun her insan evladının vicdanını rahatsız
edecektir meşru bi yanı kalmicaktır. politika üstü bi insan hakları savı aslında
bu. böylece o adamın politik destekçilerinin gözünde ya da saldırdığı değerlere
karşı olan insanların gözünde kahramanlaştırılması ya da meşrulaştırılması
engellenebilir bi nebze, en azından buna yönelik bi mesaj verilmiş olur. osama
bin ladin'in cezası 5 adam öldürmeden idam olmalıdır.
- ama sen bu adamı
yargılayan hakimsen senin görevin meselenin tüm hukuki boyutlarını dahil etmek
diil mi? doğru düşünüyosun ama konumun gereği yanlış yapmış olursun bundan
ibaret bırakırsan. öyle ki, sonuç olarak yanlış düşünmüş bi halde de
bulabilirsin kendini. anlatabildim mi? dolayısıyla, senin bu adamın işlediği
öyle ya da böyle 5 cinayetten çok daha ağır olan suçları da kararına dahil etmen
gerekir. hatta zaten terör suçlarının tanımı genellikle adam öldürmeyi de
kapsadığı için sadece bunlar üzerinden hüküm kurman yeterlidir. osama bin
ladin'in cezası uluslararası terör suçlarından idam olmalıdır.
- tamam
ama mesele sadece teknik hukuk meselesi diil. söylediklerine katılıyorum ama sen
de eksik kalmış oldun. çünkü 5 adam öldürmeyi de hükmüne dahil ettiğinde
yazacağın gerekçede vereceğin insan hakları mesajı da anlamlı sonuçta ve senin
hukukçu olarak insan olarak yetkin işlevin anlamın dahilinde bi mesaj. o yüzden
onu da dışlamamak gerek öbürünü de. bu amaç uğruna salağa yatıp terör suçları
adam öldürmeyi kapsasa da hukuken teknik olarak yanlış olsa da, o ölen 5 kişi de
dahil edilmeli hükme. osama bin ladin'in cezası uluslararası terör suçlarından
ve ayrıca o 5 kişinin -ama o 5 kişinin- ölümünden idam olmalıdır.
13 aralık 2011
---
size de oluyo mu? türkiyede ya da avrupada ya da dünyanın herhangi bi köşesinde
alakasız bi yol ortasında bikaç kulübe ev görünce ne bilm trenden inip ya da
arabayı sağa çekip onlara "ya pardon ben burdan geçiyodum da siz burda
napıyosunuz allaşkına ne işiniz var burda" diye sorasınız? şehirde büyümenin bi
sonucu mu bilmiyorum ama ortak yönümüz olduğuna memnunum.
2 aralık 2011
---
les gibi yagmurun altinda bisiklete bindim bugun. tam bir amsterdam havasi.
okuldayim simdi de, sadece burda bu binada olmak bile guzel. bi de bikac hocayla
gorusebilirsem super olucak.
1 aralık 2011
---
bugün amsterdam'da ilk gün.
dün yolculuktan epey yorgun isviçre'den
azıcık üşütmüş şekilde geldim akşam. gece şehir merkezine indik bi heves benim
ısrarlarımla gece artık yorgunluktan uyuyamıyodum. neyse sonra güzel bi uykunun
ardından dinlenmece. sabah ev halleri duş çamaşır filan ardından kahvaltı öğle
yemeği karışımı için okulun orda hep gittiğim cafe gasthuys'a gittik. ordan cafe
de jarende güneş altında çay içmece. sonra sokaklarda dolandık biraz.. droog,
puccini, cine qua non derken.. waterloopleindan bisiklet bile aldık. 20 euroya
bi haftalığına kiraladığım tam kararında boyutlarda (hollandada ufak bisiklet
bulmak zor iş) yeşil bi bisikletim oldu.
ordan evimin oraya gittik,
yurdun önündeki kanal, okul binası, ders çalışmaya gittiğim kütüphane ve
karşısında favori coffee shop balontje. yine naneli limonlu ballı çay ve sonra
tramvay altında kalma tehlikesi atlattığım bi bisiklet yolculuğuyla ev.
marketten şampuan vs ihtiyaçları da aldım easyjet yüzünden hepsini basel'de
havaalanında atmak zorunda kalmıştım. akşam evde e.'nin ev arkadaşlarıyla süper
yemek. şimdi de sessiz sakin ev akşamı. yine çay ve bol bol ilaç
eşliğinde.
bugün sokaklarda dolanırken, belki her şey çok tıkır tıkır da
işleyince kendimi yeniden çok ait hissettim buraya. aynen burda yaşadığım
zamanlardaki gibi. bi süre bikaç ay zaman geçirmek istiyorum burda yeniden
lojistik yanları çözebilirsem. burdayken bikaç hocayla da görüşme niyetim var
ama bakalım ayarlayabilirsem. çok özlemişim sokakları rahatlığını ne bilm en
sıradan kafede içtiğim yediğim alelade bi şeyin bile tadını beğenmeyi ilginç ama
damak tadıma uygun bulmayı. akşam bi de çok posch bi kafede midye yedik
hindistancevizi sütünde pişmiş filan. orası bile makul fiyatlıydı burdaki bu
standardı da seviyorum. makul fiyatlara keyifli yaşamak mümkün.
hayat çok
kolay ve zevkli burda. özlemişim mutluyum epey. isviçre'den sonra epey iyi
gitti, burada fit in edebildiğimi hissediyorum ve güzel bi şey bu.
shiny
happy people. happy happy joy joy işte.
30 kasım 2011
---
kalabalıktan hoşlanmıyorum. özellikle insan kalabalığından. insanların ayakta
zor durduğu toplaşmalardan. sıkış tepiş otobüslerden. trafikten. odamın dağınık
olmasından. yakın mesafeden konuşan insanlardan. fazla kabarık saçlardan. çok
parçalı kıyafetlerden. her tarafından bi şey çıkan aksesuarlardan. sıkan
giysilerden. yığılan programsız işlerden. çok fazla telefon trafiğinden. if gibi
mekanlardan. şehir kalabalığından. sokakta yürürken insanlara çarpmamak için
özen göstermek zorunda kalmaktan. istemiyorum bunları hayatımda ve aslında
bunlardan kaçınabildiğim bi hayat düzenim var. eskiden beri bu tip şeylerden
kaçınmak için kendimce hayat üçgenleri yaratmayı bilmiştim zaten işte ofise
sabah trafiğine kalmadan gitmek gibi ama şimdi gittikçe bu isteklerime daha da
uyumlu bi hale geliyo yaşamım, bu tip muhattap olmak istemediğim şeylerle
muhattap olmak zorunda kaldığım çok az zaman oluyo artık. epey memnunum bundan.
şimdi de özellikle luzern çok güzel olucak bu bakımdan, şu ankara'nın
oturmamış kısır şehir hallerinden biraz uzaklaşmak, hayatımın kalabalığından
uzaklaşmak, seslerden yüzlerden konuşmalardan sorulardan konuşmaktan. anlamsız
herhangi bi şeyle vakit geçirmek için çok kısa hayat ya, yapılıcak o kadar
anlamlı şey varken hem de. sükunet sessizlik huzur sessizlik sessiz.
20 kasım 2011
---
dün akşam trafikte bunalmışken aklıma takılan şeylerden biri: bi insanın korkmuş
- dehşete düşmüş - şaşırmış - panik olmuş - boş bulunmuş - gafil avlanmış bi yüz
ifadesini gördüysem (ki çoğu dramatik durumlarda diil tuvaletteyken yanlışlıkla
kapıyı açmakla filan karşılaşılan ifadeler oluyo) kesinlikle unutmuyorum. o yüz
ifadesi zihnime kazınıp kalıyo yıllarca. yani resmen listesini yapabilirim bu
tip durumların o derece net hatırlıyorum hepsini.
19 kasım 2011
---
"bu kalemle en son bunlar yazılmıştır."
idam kararından sonra kalemi
kırmak gibi.
16 kasım 2011
---
farklı şehirlerden topladığımız anı eşyaları gibi insanlar biriktiriyoruz işte
hayatımızda. hepsi farklı bir öykü. hem hüzünlü hem keyifli bir yan var bunda.
kayıplara üzülmemek ama yas da tutmaktaki hüzün ve keyif gibi.
16 kasım 2011
---
beni insan ilişkilerinde çeken şey, "intimacy" hali. samimiyet yakınlık,
başka bi insana yakın olmak, ona kendini anlatabilmek, onun farklı dünyasını
tanıyabilmek. bu şey gibi, hayatta en büyük değerlerden birinin çeşitlilik
olduğunu düşünüyorum. bu yüzden insan haklarıyla ilgili mevzularda inanılmaz
liberalim mesela, herkes benimsediği hayat tarzını yaşayabilmeli filan. ya da
seyahat etmeyi yeni yerler görmeyi bu kadar seviyorum. ya da sosyal çevremin
sadece kendi sosyo-ekonomik statümde bikaç insandan ibaret olmamasını istiyorum.
ne bilm tuhaf yemekleri denemek hoşuma gidiyo filan. çünkü dünya aslında çok
büyük bi yer ve bizim zaman olarak da (100 yıl) mekan olarak da yarı çapımız çok
küçük aslında. ne bilm hayatımızın sorunu haline getirip uğruna günümüzü berbat
ettiğimiz şeyler bi adım uzaklaşıp dünyaya hayatına sokağına ülkene geriden
baktığında ne kadar absürd derecede küçük kalıyo. ama sen kendi küçük dünyanda
hayat senin dünyanda ibaretmiş gibi sanabiliyosun saçma bi ego trickle. bunun
böyle olmadığını yüzüme vuran şeylerle karşılaşmayı seviyorum, benimkinden çok
farklı marjinal hayatlar, alışık olmadığım içkiler yemekler yataklar, hayatımda
ilk kez gördüğüm ağaçlar gibi. işte yeni bi insanı tanımak da aslında hiç
yemediğin bi yemeği tatmak gibi. yolculuğun süresince karşına çıkan her insan,
bi şekilde herhangi bi sıfatla hayatına dahil olan hikayelerinin bi kısmına da
olsa tanık olduğun yepyeni bir renk. ve ben yeni hikayeler dinlemeyi onlarla
oynamayı bi parçası olmayı bi parçam haline getirmeyi seviyorum. benim için
insan ilişkilerinin özünde bu var.
varolmanın dayanılmaz hafifliğinde
tomas'ın tereza'yı neden aldattığıyla ilgili bölümlerde şöyle bi şey anlatıyodu.
tomas bi cerrah ve her kadınla cinsel ilişkisini, hastalarını ameliyat ederken
vücutlarına neşter atmak gibi, sevişmenin de dünyaya neşter atmak gibi
olmasından dolayı sevdiğini o yüzden bu kadar çok ve farklı kadınla seviştiğini
anlatıyodu. tomas için dünyanın özüne kavuşmanın yolu bi kadınla sevişirken onun
özüne, o en "kendiliğinden savunmasız spontane" haline gafil avlandığı anlara
dokunmak bunları toplamak yani adeta. işte ne bilm yatağa düştüğü andaki
yüzündeki düşmeden kaynaklı bir anlık panik ifadesine şahitlik etmek, onları
"özgün" yapan şeyi diğerlerinden ayıran şeyi görmek.
benim için de insan
ilişkileri genelinde böyle. yani bi insanı tanımak, onun hiç kimsenin bilmediği
yanlarına tanıklık etmek, belli bi durumda hangi mimiği yapacağını bilecek kadar
özümsemek, o kişiyi çözmek, onu "o" yapan şeylere vakıf olmak. her ilişkide
farklı derecede olsa da benim insan ilişkilerinden aldığım hazzın temelinde bu
var. bi insanı tanımak, tıpkı yeni bi toprağı tanımak gibi dünyayı
deneyimlemenin ve bir şeyleri perspektife oturtabilmenin bir yolu.
16 kasım 2011
---
hayatımda gururun tek kendini hissettirdiği zaman insanlarla paylaşacak güzel
haberlerim olduğunda...dır.
15 kasım 2011
---
spontane olabilen fazla sorgulamadan aksiyona geçebilen potansiyeli kinetiğe
dönüştürebilen insanları seviyorum. lafta bırakmayan üşenmeyen, neden olmasın
diyip atlayıp gidebilen. öyle olmayı ve olduğumda kendimi de
seviyorum.
"yoldayken yol olmak"a dair bi şey var bunda.
14 kasım 2011
---
mutluluk; gönlünden geçenle başına gelenin bir olması.
mutsuzsan, ya
gönlünden geçeni ya da başına geleni değiştireceksin demek ki. biri odaiçi biri
odadışı. epey basit aslında.
genelde mutlu bi insan oldum ben. ya
gönlümden geçen başıma geldi ya da başıma geleni gönlümden geçirdim. gönlümden
geçip de başıma gelmeyenlere de takılı kalmadım, başıma geleni de benimsediğim
için.
aferin bana.
13 kasım 2011
---
alain de botton anlatıyodu hüzne dair. hüzünlü olduğumuzda ruhumuza aydınlık
bizi neşelendirecek hayatla ilgili umut aşılayacak gibi görünen yerlerdense,
yalnız soğuk hüzünmü ümitsiz yerlerin, bizi daha iyi anladığını
hissedeceğimizden daha iyi gelebileceğini. bazen bi mutsuzluğu çözümlemenin yolu
onu kovalamaya çalışmaktansa, onunla uğraşmak yüzleşmek oluyo.
birini
özleyince iki şey yapabilirsiniz, aklınızı bundan almak için kafa dağıtıcak
unutturucak şeyler yapmak, belki bi arkadaşla buluşmak dışarı çıkmak içmek
eğlenmek. ya da oturup onunla ilgili fotoğraflara bakar yarım kalmış işlerinizi
tamamlarsınız yas tutarsınız. ikisinin de ruha iyi geldiği zamanlar oluyor işte
ikisini de yapabilmek kabullenmek lazım ikisi de gerekli ikisi de doğal.
12 kasım 2011
---
bi yerde yazmıştım sanırım zamanında.
bi gün olur da manu chao dinler ve
keyiflenmezsem, işte çocuklar o zaman sıçtık demektir. benim turnusolum bu.
7 kasım 2011
---
Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar. Ve yine yan yana
yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar. Ve sırf dardı diye kafalar düşünmeyi
bırakıp, sevmeyi denedik. Sarılmak yakar bizi deyip, aşkı hep uzaktan sevdik.
(Charles Bukowski)
2 kasım 2011
---
saatlerin geriye alınması da etkisini anında gösteriyo, hava erkenden
kararıveriyo. bu kadar olur.
31 ekim 2011
---
friends'deki chandler efendime söyliyim desperate housewives'daki susan tarzında
böyle bi ördek halim sakarlıklarım filan hiçbi zaman bitmicek galiba
benim.
turşu aliyim derken bidonu düşürüp mutfağın turşu suyu içinde
kalması. onu siliyim diye getirdiğim su dolu kovanın kavanozla aynı şekilde
elimden kayıp daha da büyük bi hasara sebebiyet vermesi. tekrar viledayla
topladıktan sonra tuvalete dökücekken kovanın tekrar elimden kayıp yere
boşalması. gibi hadiseler başıma gelmeye hep devam edicek galiba.
ya da o
ofisin balkonundayken içeri girmeye çalışıp önce cama çarpıp düşüp sonra içerde
ayağımın kayıp düştüğüm gün gibi.
ya da aklımın dağınık olduğu bi sabah
sokakta park halindeki taksiye çarpmam gibi.
ya da ev tutup kirasını
ödeyip akşamında terasında bi bira içtikten sonra ertesi gün boya badana
yapılırken simultene olarak işten atılmamla daha içinde oturamadan ev
hayallerinin suya düşmesi, kolilediğim kitapları kös kös boşaltmak ama yine de
neyse en azından bi bira içtik diyebilmek gibi :)
bende de bu var
işte..
"a series of unfortunate events"lerden mütevellit bi eğlence
işte.
30 ekim 2011
---
radyoda van depremiyle ilgili bi program var. "everything is connected in life"
dercesine konuşuyolar.
travmalardan sonraki sürecin illa ki karanlık
olması gerekmez. 40 gün yas süreci çile çekme diye bi şey var mesela, ve
sonrasında bu acının seni büyütmüş olması. dibe vurdum ama daha da güçlü çıkarım
ben burdan, demek gibi. küllerinden doğan phoenix gibi ya da "öldürmeyen şey
daha güçlü kılar" demek gibi. ki travmadan başka bi şeyin bunu yaratması da zor
aslında. krizi fırsata çevirmek gibi bi şey işte.
madem ki hayatımı
olabilecek her noktasından kırdım, yeni kendi bana ait bana dair anlamları
baştan kurma zamanı o zaman şimdi. aydınlıklarımın tekrar ortaya çıkmasının.
crossing the bridge izleyip rakı içmek isterdim şimdi. bi gün batımı izlemek.
üşüyerek bi sigara içmek. al işte hayatının oraya buraya dağılmış parçalarını,
sıfırdan başla ne güzel işte, baksana.
dostlarımı seviyorum mesela.
insanlarla içiçe olmayı yer yer, yer yer yalnız olmayı. skypetan
singapur-barselona-taiwan-ankara-istanbul 5geninde muhabbet etmeyi mesela, ya da
tek başıma sinemaya gitmeyi, ya da annemlerle meyve yemeyi ne bileyim işte.
müzik dinlemeyi bi de, her zaman, müzik dinlemeyi.
şu radyodaki adamı
(özcan beymiş kendisi) alnından öpesim geldi. afferin sana özcan.
güneş tutulmasının ardından beliren aydınlıklara gelsin o zaman..
pink floyd - eclipse
30 ekim 2011
---
bazı sözler, kavramlar, düşünceler olur hayatımın bir noktasında kulağıma
çalınan, karşıma çıkan. o sırada tam anlayamadığımı ya da çok yüzeysel bir
şekilde anladığımı (ama aslında daha ötesi olduğunu) içten içe bilirim. ve
anlamaya değer oldukları da bir yanıyla aklımın bir köşesinde kalır. sonra bir
şey olur, tak diye o aklımın bir köşesinde bekleyen şey çıkıverir, "şimdi
anladın mı?" der gibi. işte derim bundan bahsediyormuş demek ki. hayatın
kendince "zamanı gelince anlarsın" deme biçimi sanırım.
şimdi bundan
hareketle;
"no matter how close two people are, an infinite distance
separates them."
diyenin de bir bildiği varmış demek.
yazmak iyi
gelecek sanki. kendi kendime oynadığım bir oyun gibi.
20 ekim 2011
---
midenin en birinci turnusol kağıdı olduğu her reflüde geçer aklımdan. bak yine.
her nescafe içtiğimde de "kahve oraleti" olduğu geçer mesela aklımdan, onun
gibi. doğru olsa da ukalalık olduğu bile bile yapılan zararsız ukalalıklar gibi.
fırsat oldukça müslüm gürses'in sensiz olmaz'ının bülent ortaçgil'inkinden güzel
olduğunu dile getirmek ya da amsterdam'da insanların perde kullanmamasının
muhabbetini yapmak gibi. "ihsan oktay onar kitap yazsa da okusak" demek
gibi.
10 ekim 2011
---
tercume yapmakta gomlek utulemek ve yuzmekle ortak bi yan var sevdigim. zihni
keskinlestiriyo, o konsantre halin arkasinda. bir de, matematiksel bi yonu de
var onu da seviyorum. ingilizce ve turkce bi cumlenin dizilimleri mantik
silsilesi ogelerin sirasi ve birbirine baslanis sekli farkli ya. yazma hizina
denk bi hizda cumleyi yan cumlelerine ayirip "su basa gelicek su araya su sona"
diye yeniden dizmek, surekli parcalayip birlestirmek icinde kaybolup gittigim bi
zeka oyunu gibi.
9 ekim 2011
---
uyuyamadığım gecelerde kendi kendime oynadığım iki oyun var.
bir.
gözlerimi kapatırım. daha önce uyumuşluğum olan başka bi yatakta olduğumu hayal
ederim. silifke'deki yataklardan biri, yayla'daki yatağım, kaldığım bi oteldeki
bi yatak, bilkent'teki yurt odalarımızdaki yataklarımdan biri, amsterdam'daki
yatağım, kınık'taki yatak, foça öğretmenevindeki yatak işte beraber uyuduğumuz
13 farklı yataktan biri gibi... o odalardan birinde olduğumu hayal ederim. bunu
çok yoğun olarak düşündükçe, gözüm kapalıyken odanın biçimi değişir. sanki
yatağın karşısında (ankara'daki odamda olduğu gibi) kapı yokmuş da,
(amsterdam'daki odamda olduğu gibi) pencereler varmış mesela ya da sağımda duvar
yokmuş da doğrulunca ayaklarımı o tarafa sarkıtabilirmişim. zamanla içinde
olduğumu hayal ettiğim odanın içinde olurum zaten. buna o kadar inanırım ki,
gözümü açtığımda kendimi içinde olduğumu hayal ettiğim odada bulacağımdan adım
gibi emin hale gelirim. bazen gözümü zınk diye açıp boşluk olmasını beklediğim
yerde burnumun ucunda duvar, duvar olmasını beklediğim yerde odanın geri
kalanını görüp afallamak hoşuma gider. o kadar şaşırtıcı garip bi his ki o,
acaip baş döndürür, nerde olduğunu algılayamazsın. bazen de gözümü hiç açmadan,
o hayal ettiğim odada uyurum. amsterdam'da ankara'daki yatağımı özlerken çok
oynamıştım bu oyunu.
iki. bu da ilk oyundan türeyen bi oyundu aslında.
ilk oyunda şöyle bi sorunla karşılaşıyodum; gözümü kapatıp başka bi yatakta
olduğumu hayal ettiğimde bazen o yatağın konumuyla-yönüyle yattığım pozisyon
uymuyo gibi geliyo. mesela, ankara'dayken amsterdam'daki yatağı hayal ettiğimde,
amsterdam'daki yatak ankara'dakine dik duruyomuş ne bilm biri kuzeye bakıyosa
diğeri batıya bakıyomuş gibi geliyo. bu da hayal kurarken vücudumu hayalimde ne
tarafa döndürmem gerektiğini hesaplamamı gerektiriyo. ama tabi genellikle
bulunduğum yatakla içinde olduğumu hayal ettiğim yatak birbirine çok uzak
yerlerde olduğu için sadece o an içimi kaplayan -ve üzerinde düşünürsem kaybolan
kafamı karıştıran- hisse göre yapabiliyorum bunu. işte bundan hareketle şunu
hayal ediyorum: "şu an burda diil de x yerde yatıyo olsam başım nereye ayaklarım
nereye bakıyo olurdu?" bunun için nispeten yakın yani nasıl gidileceğini
bildiğim bi "x" noktası seçip, oraya bulunduğum yataktan havalanarak yönümü hiç
değiştirmeden süzülerek uçtuğumu hayal ediyorum. yatar pozisyonda işte üstümde
pijamalarımla filan. arabaların üstünden binaların ağaçların arasından, bi
yandan hem uçan vücudumu hem ufak görünen insanları ağaçları arabaları filan
kuşbakışı izleyerek süzülmek. çok keyifli. mesela şu an lisemin önünde yatıyo
olsaydım... vücudum yatağımdan olduğu gibi havalanır, sokağa inerdi. sokakta
başım bizim apartmana ayaklarım yola bakıyo olurdu. sonra ordan bizim sokağın
sonuna kadar giderdim vücudumun yönünü değiştirmeden... böyle böyle okulun önüne
gelirdim ve başım okula ayaklarım sokağa bakıyo olurdu. gibi. yol ne kadar
uzarsa yönümü bozmadan uçtuğumu hayal etmek o kadar dikkat ister. kafam
karışırsa baştan başlamam gerekir ki mutlaka karışır asla bi seferde gidemem.
çoğu zaman da bi türlü varamayıp uçtuğumu hayal ederken uyuyakalırım.
7 ekim 2011
---
mevsim geçişi. her mevsim geçişinde uyum sağlayamamaktan hastalanırım. gece
yatarken fanila giymeye 3 gün geç başlasan mesela, ya da gündüz güneşine aldanıp
akşam için mont almayı ihmal etsen. hiç sekmez. kaloriferler henüz yanmaya
başlamadığı için evin karlı gecelerden daha soğuk olduğu günler işte. bu sefer
aktif olarak hasta olmamaya çalışıyorum, vücudumu dinliyorum, çorabı hırkayı
ihmal etmiyorum, limonlu çaylar içiyorum. hasta olmamam lazım. ben çabaladıkça
inadına boğazımın yanması, burnumun ve içimin üşümesi artıyo.
gündelik
hayat teorisi: demek ki, meğer kendi sorumsuzluğumla hasta olduğum günler bi
yönden "onlar daha iyi günlerimmiş". "daha iyi davransam sonucu farklı olurdu"
demenin ağırlığı ve pişmanlıktan ibaret olmadığını içinde belli belirsiz bir
umut da taşıdığını idrak bi yanda, "daha iyi davransam da sonucu farklı
olmayacakmış" demenin kendine dair hafifliği ve hayata dair karamsarlığı diğer
yanda. iki durum da bi ayrı boktan ki zaten perspektiften ötürü hayatının verili
bi anında o durumun şu ikisinden hangisi olduğunu da hiçbi zaman objektif olarak
bilemiceksin. çünkü zaten "şu muydu yokssa bu muydu" yanlış soru, hayat
algıladığındır.
neler neler yaşamayacaksın ki.. if you're in a hole,
stop digging. diye de bi laf vardı işte.
çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
5 ekim 2011
---
şunu fark ettim.. bi türk'ün yazdığı ingilizce bi makaleyi okurken, ortamda
yabancı insanlar var diye ingilizce konuşmak zorunda kaldığım türklerle olan
konuşmalar gibi yadırgıyorum, sanki kafasında türkçe kurmuş kağıda ingilizce
dökmüş gibi "orjinal kelimeleri"nin ne olabileceğini düşünüyorum bi yandan, ki
aslında muhtemelen öyle işlememiş olduğunu kendimden de biliyorum hem zaten öyle
olsa bile ne fark eder.. ya da dil kullanımına hatalarına filan takılıyorum.
yani tercüme bi metin okuyomuşum gibi geliyo işte içimde "orjinal" metne
ulaşmaya dair bi dürtü oluyo. halbuki okuduğum çoğu metnin yazarının ana dili
diil ingilizce sonuçta ama onlarda böyle olduğunu fark etmezken, yazar türkse
benimle aynı ana dili paylaştığı için daha fazla bilincinde oluyorum bunun. dil
algısına yabancı bi dili benimsemeye dair algımla ilgili şeyler esasında.
dil-zihin bağlantısı çok ilgimi çekiyo, dil öğrenmek de bu yüzden ilgimi çekiyo
temelde.
23 temmuz 2011
---
babamın eskiden beri heycanla kaptırıp bi şeyler anlattığı konuşmalarda
ikide birde bana yanlışlıkla "hüsnü" (en küçük kardeşi) diye hitap etmesini çok
seviyorum. arada sırada yanlışlıkla "nuray" demesinden farklı bi dil sürçmesi
bu, kullanım sıklığıyla alakası yok.
16 temmuz 2011
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder