27 Ağustos 2007 Pazartesi

giderken


dedim şehre. duydu mu bilmiyorum, o bile fena halde uyuyordu. peşimden bir bulut yollamış, elime çaktırmadan bir gökkuşağı bağlamış olsa gerek. bu renkli beyazlığın başka açıklaması olamaz. check-inde eşyalar çok ağır diye biraz sorun çıktı. allahtan uçağa zaman vardı da, sarışın kadına anlattım. o da sabah mahmurluğuyla dinledi, çoktan çalışmaya başlamış olmasına rağmen benden çok farkı yoktu sanki. yabancı bir dilde konuşmanın ikimize de kattığı yapaylık bile bir benzerlik sayılabilir. ben saydım oldu. dedim ki, bu çantaların içinde gerçekleşen ve gerçekleşmeyen beklentilerim var. gerçekleşmeyenler biraz daha ağır, yanıma almam gerek onları da. yoksa hiçbir şey öğrenmemiş olurum. sonra dijital makinada bir sürü fotoğraf var, onlar giysilerden daha ağırdır. onlarda yolların ağırlığı, uzun dönem turistliğin yorgunluğu var. bu yeni kareleri burda bıraksam, kim bakar ki onlara? hadi lavantayla fesleğeni ve güzel kırmızı çiçeğimi bıraktım, bunları bırakmak fazla gelir. bir de esas kartpostallar var. onlar epey ağır. bu noktada ankara'yı biraz anlatmam gerekti, güzel huzurunu, sıkıcılığını, grisini yeşilini ve sarısını, içindeki büyük binaları, güzel ışıkı, evimin balkonunu ve arkadaşlarımın kalemlerini. kartpostalların ağırlığını ancak böyle açıklayabilirdim, sıkıldığını sanmıyorum. giderken kalbime dönerken zarflara koyduğum posta kutusu konukları da böylece, ordayken burayı hatırlamamı sağlarken, burdayken de orada burayı hatırladığımı hatırlatmak üzere yürüyen banta geçti. bir de dedim kelimeler ve müzikler var. ben bunların ağırlığı olduğunu amsterdam'da bir yapay ada öğretene kadar fark etmemiştim. meğer söylenen kelimeler de bir "şey"miş, melodiler önce havaya doğru uçup sonra ağırlıktan yavaşça yere çökermiş. şimdi onları burda bırakırsam sahipsiz kalırlar dedim. "bura" ve "ora"yı rastgele değiştirerek kullandığımı sanırım o sırada fark etti. ama hem havaalanının arada kalmış bir bölge olmasından, hem de oranın burda buranın da orda olduğunu şimdiye kadar çoktan anlamış olmasından sözümü kesip sormadı. gittiğim parklarda gözüme kestirdiğim gölgeler, bisikletimin atıp duran zinciri, her sebepli bir sürü sarhoşluk, gitmek isteyip gidemediğim yerlerin biletleri, ve evde geçirdiğim sıkıcı zamanları da el bagajıma koyduğumu söyledim. bunların hepsi lazım olacak bana, hangi birini bırakiyim?
tüm bunlar onu pek etkilememiştir aslında, çoktan unutmuştur. üçgen poster kutusunu bile almama izin verdiğine göre onun ilgisini daha çok boğazımdaki düğüm çekmiş olacak.
özlemek hiçbir zaman bitmiyo, nerede diilsen orayı özlüyorsun, hep bir yanın eksik gibi. git bir yerde biraz dur, daha önce olduğun yerden ayrı olduğun için acı çek, sonra alış oraya ve bağlan, hemen her şey parçan olsun, hepsi içinde hepsi uzakta gezip durmaya devam edersin. oradayken burayı özlemeyi göze almıştın ama, oraya bağlanacağını kestirememiştin dimi? gitmek kanatlarını büyüttüğü kadar köklerine de yeni dallar ekliyor. nasıl başa çıkacaksın bakalım?

7 yorum:

Verze dedi ki...

enfes otesi bir yazi..cok hosuma gitti..
sehirlerdir zaten insani bu kadar paramparca yapan.

Adsız dedi ki...

Oi, achei teu blog pelo google tá bem interessante gostei desse post. Quando der dá uma passada pelo meu blog, é sobre camisetas personalizadas, mostra passo a passo como criar uma camiseta personalizada bem maneira. Se você quiser linkar meu blog no seu eu ficaria agradecido, até mais e sucesso.(If you speak English can see the version in English of the Camiseta Personalizada.If he will be possible add my blog in your blogroll I thankful, bye friend).

chanbong dedi ki...

sanirim yillardir okudugum en guzel seydi bu.

evine hosgeldin canikom.
ve allah kavustursun tabi.

Adsız dedi ki...

düdük.

diycek başka bişey aklıma gelmedi.

düdük.

engin.

Esin dedi ki...

bayıldım be gamsem, ne güzel yazmışsın öyle :)

Esin dedi ki...

bu arada yorumları okurken bu "camiseta personalizada" olayı dikkatimi çekti. adam kişiselleştirilmiş t-shirt fln gibi bişi satıyo anladığım kadarıyla. :) hayır bana da yorum yazdı ordan takip ettim biliyorum ehueh

Ethemcan dedi ki...

Viyana'da üniversitenin oralarda bi ara sokakta Flying Pig Pub diye bi yer var, Amsterdam'dakine pek benzemiyo ama fiyatları öğrenci işi, bedava internet ve güzel müzik var. Ben gittiğimde benden başka bi çift vardı ve barmen Salzburg-Shaktar Donetsk maçını izliyodu. Oturdum, Cem gittikten sonra bi anda boşalan odasından çaldığım Oruç Aruoba'nın Yürüme kitabını okumaya başladım. 3 bira, neredeyse bi paket sigara sürdü son larına doğru gelmem.

Sonra döndüm, 86. sayfadakini bir daha okudum:

"Bir yeri terkederek bir yola çıkmanın gereği, kökten bir kararlılıktır- yerde de yolda da ne olursa olsun, yılmama; hep, sürekli ilerleme kararlılığı...

Yerleşik olmaya dayanamayan kişinin yolu, hiç bir yere varmayacak bir yol olacaktır.

Bir yere ulaşmak isteyen kişinin tutabileceği tek yol, hep yolcu olma yoludur." demiş. Hem de çok güzel demiş. Sigaram kalmadı, çıktım, dışarı yağmur yağıyordu ve benden başka bi allahın kulu yoktu sokakta, Tindersticks dinleyerek yürüdüm, uzun uzun düşündüm.

Bugün burada, bu yazıyı okuyunca hissettiklerimi, sanırım o günde hissetmiştim.